Mehmet Özdoğru

Mehmet Özdoğru

Email: This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

T.C.

GELİR İDARESİ BAŞKANLIĞI

Büyük Mükellefler Vergi Dairesi Başkanlığı

Mükellef Hizmetleri Grup Müdürlüğü

Sayı: 64597866-125[32/A]-E.17991
 
Tarih: 21.08.2020

Konu: Kurumlar Vergisi Kanununun 32/A maddesine göre yeniden değerleme

İlgi:


İlgide kayıtlı özelge talep formunda;

- Şirketinizin Türkiye'nin farklı illerinde yer alan üretim tesislerinde birbirinden bağımsız üretim hatları ile farklı ürünler üretildiği, tesislerinizde zaman zaman komple yeni veya tevsi, modernizasyon vb. yatırımlar yapmak suretiyle ilave kapasite oluşturulduğu,

- Bir bölgedeki yatırımlar için aynı dönemi içeren tek bir teşvik belgesi düzenlendiğinden, birbirinden bağımsız üretim tesisleriniz için tek bir teşvik belgesi alındığı ancak, yatırımın başlaması ile birlikte her bir bağımsız üretim tesisi için yatırımın farklı dönemlerde tamamlandığı, tamamlanan kısımların devreye alınarak üretime başlandığı ve bu kısımların aktifleştirildiği,

- Söz konusu tesislerin yatırım süreçleri farklı dönemleri içerse de tamamı bitince teşvik belgesinin tamamlama vizesi için ilgili yerlere müracaat edildiği belirtilerek

5520 sayılı Kurumlar Vergisi Kanununun 32/A maddesine göre yapılacak yeniden değerleme işleminin, teşvik belgesinin içeriğindeki bağımsız tesislerin yatırımın tamamlanarak (devreye alınması, üretime başlanması) aktifleştirildiği dönemde mi yoksa teşvik belgesinin tamamlama vizesinin yapıldığı dönemde mi olması gerektiği hususunda Başkanlığımız görüşü talep edilmektedir.

Anılan Kanunun 32/A maddesinin ikinci fıkrasında, "...Yatırımın tamamlanması şartıyla, indirimli kurumlar vergisi uygulanmak suretiyle yararlanılan kısım hariç olmak üzere kalan yatırıma katkı tutarı, yatırımın tamamlandığı hesap dönemini izleyen yıllarda Vergi Usul Kanunu hükümlerine göre bu yıllar için belirlenen yeniden değerleme oranında artırılarak dikkate alınır." hükmü yer almaktadır.

Konuya ilişkin açıklamaların yer aldığı 1 seri no.lu Kurumlar Vergisi Genel Tebliğinin "32.2.5. Yatırım döneminde diğer faaliyetlerden elde edilen kazançlarda indirimli kurumlar vergisi uygulaması" başlıklı bölümünde, ".... "yatırım dönemi " ifadesinden, yatırım teşvik belgesi kapsamındaki yatırıma fiilen başlanılan tarihi içeren geçici vergilendirme döneminin başından tamamlama vizesi yapılması amacıyla Ekonomi Bakanlığına müracaat tarihini içeren geçici vergilendirme döneminin son gününe kadar olan sürenin anlaşılması gerekmektedir." denilmiştir.

Aynı Tebliğin "32.2.11. Yatırıma katkı tutarında endeksleme" başlıklı bölümünde ise,

"6745 sayılı Yatırımların Proje Bazında Desteklenmesi ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 66 ncı maddesiyle 5520 sayılı Kanunun 32/A maddesinin ikinci fıkrasına, birinci cümlesinden sonra gelmek üzere; "Yatırımın tamamlanması şartıyla, indirimli kurumlar vergisi uygulanmak suretiyle yararlanılan kısmı hariç olmak üzere kalan yatırıma katkı tutarı, yatırımın tamamlandığı hesap dönemini izleyen yıllarda Vergi Usul Kanunu hükümlerine göre bu yıllar için belirlenen yeniden değerleme oranında artırılarak dikkate alınır." hükmü eklenmiştir.

Buna göre, ilgili teşvik belgesi kapsamındaki toplam yatırıma katkı tutarının yatırımın tamamlandığı hesap döneminin sonuna kadar yararlanılamayan kısmı (yatırımın tamamlandığı hesap döneminin sonuna kadar gerek diğer faaliyetlerden elde edilen kazançlara ve gerekse yatırımın tamamen veya kısmen işletilmesinden elde edilen kazançlara indirimli kurumlar vergisi uygulanması suretiyle yararlanılan kısmından sonra kalan yatırıma katkı tutarı), yatırımın tamamlandığı hesap dönemini izleyen yıllarda Vergi Usul Kanunu hükümlerine göre bu yıllar için belirlenen yeniden değerleme oranında artırılarak dikkate alınacaktır."

açıklamalarına yer verilmiştir.

Diğer taraftan, 19.06.2012 tarihli ve 28328 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan 2012/3305 sayılı Bakanlar Kurulu Kararının "Yatırım süresi ve tamamlama vizesi" başlıklı 24 üncü maddesinde yatırımın süresi ve tamamlanmasına ilişkin hükümlere yer verilmiştir.

Bu hüküm ve açıklamalara göre, şirketinizin farklı üretim tesislerinize ilişkin olarak tek bir yatırım teşvik belgesi kapsamındaki yatırımlarınızın tamamlanarak tamamlama vizesi yapılması için Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanlığına müracaat edildiği dönemi izleyen hesap döneminden itibaren, indirimli kurumlar vergisi uygulaması nedeniyle yararlanılan kısmı hariç olmak üzere, bu yatırımla ilgili kalan yatırıma katkı tutarı dikkate alınarak endeksleme yapılması mümkün bulunmaktadır.

Bilgi edinilmesini rica ederim.

(07.09.2020 tarih ve 232710 sayılı özelge)

Her ne kadar gayrimenkul sermaye iratlarında, geliri elde edenin vergilendirilmesinde tahsil esası ve elde edilen iradın nakden veya hesaben tahsil edildiği dönemde vergilendirilmesi esas olsa da Gelir Vergisi Kanunu’nun 94. maddesi gereğince kira ödemelerinden tevkifat yapılabilmesi için nakden veya hesaben ödemenin gerçekleşmesi yeterli olacaktır.

Buna göre, nakden veya hesaben yapılan kira ödemeleri üzerinden, gelir vergisi tevkifatının uygulanacağı zamanın belirlenmesinde nakden veya hesaben ödeme zamanı önem arz etmektedir. Zira kira ödemelerine ilişkin olarak nakden veya hesaben ödemenin yapıldığı tarihin içinde yer aldığı dönem esas alınarak kira ödemeleri üzerinden vergi tevkifatı yapılacaktır.

Özelge talep formu ve ekinde yer alan belgelerin incelenmesinden; şirket ile mülk sahibi arasında kira bedeli aylık 25.000-TL olmak üzere 01.03.2018 tarihinde 5 (beş) yıl süre için imzalanan kira sözleşmesinin “Genel şartlar” bölümünün 3. maddesi uyarınca, kiralanan yerin tadilatının kiracı tarafından yapılacağı ve bunun karşılığında ilk 6 (altı) aylık dönemde (2018/03-04-05-06-07-08) mülk sahibine kira ödemesi yapılmayacağı hususunun belirlendiği görülmüştür.

Bu bağlamda, ilk 6 (altı) aylık dönemde, her ne kadar nakden kira ödemesinde bulunulmayacağı bildirilmiş olsa da, kira karşılığı olarak yapılacağı belirtilen ve bu yönde de ek protokole bağlanan tadilat harcamalarının, kiracısı olunan gayrimenkulün genişletilmesi veya iktisadi değerinin arttırılması saikiyle yapılmamış olduğu, konsept değişikliğine bağlı olarak kira karşılığı yapılmış olduğu sonucuna varıldığından, ilgili dönemler itibarıyla yüklenilen tadilat harcamalarının; hesaben yapılan kira ödemesi olarak kabul edilmesi ve bu tutarlar üzerinden Gelir Vergisi Kanunu’nun 94. maddesinin birinci fıkrasının (5/a) bendi uyarınca %20 oranında gelir vergisi tevkifatı yapılması gerekmektedir.

Kira ile tutulan gayrimenkullerde, kiracı tarafından gayrimenkulü genişletmek veya iktisadi kıymetini artırmak amacıyla yapılan giderler ile kiracının faaliyetini icra etmek için meydana getirdiği tesisata ait giderlerin özel maliyet bedeli olarak aktifleştirilmesi ve kira süresine göre eşit yüzdelerle itfa edilmesi gerekmektedir.

Diğer taraftan, somut durumda olduğu gibi, kiracı tarafından yapılacak tadilat, tamirat ve benzeri harcamaların, belirli bir süre kira ödenmemesi karşılığında yapılması halinde, söz konusu giderler karşılığında kira ödenmeyen dönemlerde de kiralanan gayrimenkulün kullanım hakkı kiracıda olmaya devam ettiğinden, bu harcamaların özel maliyet bedeli olarak dikkate alınması mümkün bulunmamaktadır.

Buna göre, somut durumda, kiracı tarafından yapılan konsept değişikliğine ilişkin tadilat harcamalarının, özel maliyet bedeli olarak dikkate alınması mümkün olmayıp, yukarıda belirtilen kapsamda ilgili dönemlere ilişkin kira gideri olarak kayıtlara intikal ettirilmesi icap etmektedir.

Kiralık Arsa Üzerine Kiracı Tarafından Bina Yapılması İşleminde Güncel Vergisel Durum

T.C.

NİĞDE VALİLİĞİ

Defterdarlık Gelir Müdürlüğü

Sayı: 43626428-130-E.24527

Tarih: 10.11.2020

Konu: Şirket aktifinde iki yıldan uzun süre kalan taşınmazın kat karşılığı devri

İlgi: a) 03/02/2020 tarihli ve … sayılı özelge talep formunuz.

b) 21/02/2020 tarihli ve … sayılı özelge talep formunuz.

İlgide kayıtlı özelge talep formlarınızdan, Niğde Vergi Dairesi Müdürlüğünün … vergi kimlik numaralı mükellefi olarak 28/12/2005 tarihinden itibaren sadece tatil amaçlı pansiyon faaliyeti ile otel işletmeciliği faaliyetinde bulunduğunuz, 15/6/2009 tarihinde satın aldığınız arsalı kargir yetiştirme yurdu binası ve ek tesislerinin şirketiniz adına tescil edilip bilançonuzun aktifine kaydedildiği, kargir yetiştirme yurdu binasının yıkılarak 31/7/2012 tarihinde tapu kayıtlarının arsa olarak yeniden tescil edildiği ve yasal defter kayıtlarınızın da arsa olarak güncellendiği, bahsi geçen arsa için 24/10/2016 tarihinde … San. ve Tic. Ltd. Şti. ile “Düzenleme Şeklinde Taşınmaz Satış Vaadi ve Arsa Payı Karşılığı İnşaat Sözleşmesi” düzenlendiği, 28/12/2018 tarihinde yapılan tapu tescili ile arsanın %59’luk kısmının müteahhit firmaya devredildiği belirtilerek şirket aktifinde iki yıldan daha uzun bir süredir yer alan söz konusu arsanın kat karşılığı sözleşmeye dayanarak devredilmesi işleminin katma değer vergisi (KDV) ve oluşan kazancın kurumlar vergisinden istisna olup olmadığı hususunda görüş talep edildiği anlaşılmıştır.

I- KURUMLAR VERGİSİ KANUNU YÖNÜNDEN:

5520 sayılı Kurumlar Vergisi Kanununun istisnaları düzenleyen 5 inci maddesinin birinci fıkrasının (e) bendinde, kurumların, en az iki tam yıl süreyle aktiflerinde yer alan iştirak hisseleri ile aynı süreyle sahip oldukları kurucu senetleri, intifa senetleri ve rüçhan haklarının satışından doğan kazançların %75’lik kısmı ile aynı süreyle aktiflerinde yer alan taşınmazların satışından doğan kazançların %50’lik kısmının kurumlar vergisinden müstesna olduğu; bu istisnanın satışın yapıldığı dönemde uygulanacağı ve satış kazancının istisnadan yararlanan kısmının satışın yapıldığı yılı izleyen beşinci yılın sonuna kadar pasifte özel bir fon hesabında tutulmasının ve satış bedelinin satışın yapıldığı yılı izleyen ikinci takvim yılının sonuna kadar tahsil edilmesinin şart olduğu, bu sürede tahsil edilmeyen satış bedeline isabet eden istisna nedeniyle zamanında tahakkuk ettirilmeyen vergilerin ziyaa uğramış sayılacağı; aynı şekilde istisna edilen kazançtan beş yıl içinde sermayeye ilave dışında herhangi bir şekilde başka bir hesaba nakledilen veya işletmeden çekilen kısmına uygulanan istisna dolayısıyla zamanında tahakkuk ettirilmeyen vergilerin de ziyaa uğramış sayılacağı; menkul kıymet veya taşınmaz ticareti ve kiralanmasıyla uğraşan kurumların bu amaçla ellerinde bulundurdukları değerlerin satışından elde ettikleri kazançların istisna kapsamı dışında olduğu hükme bağlanmıştır.

Bu istisnanın amacı kurumların sermaye yapılarının güçlendirilmesi, finansman sıkıntılarının giderilmesi ve bağlı değerlerinin ekonomik faaliyetlerinde daha etkin bir şekilde kullanılmasına imkan sağlamak ve işletmelerin finansal bünyelerini güçlendirmektir.

1 Seri No.lu Kurumlar Vergisi Genel Tebliğinin “5.6. Taşınmazlar ve iştirak hisseleri ile kurucu senetleri, intifa senetleri ve rüçhan hakları satış kazancı istisnası” başlıklı bölümünde söz konusu istisnanın uygulanmasına ilişkin ayrıntılı açıklamalara yer verilmiş olup, Tebliğin “5.6.2.4.1.Taşınmazlar ile iştirak hisselerinin para karşılığı olmaksızın devir ve temliki, trampası ve kamulaştırılması” alt başlıklı bölümünde;

“İstisna uygulanabilmesi için taşınmazlar ile iştirak hisselerinin satılması ve bu işlemden bir kazanç elde edilerek, satan kurumun mali yapısında bir iyileşmenin olması gerekmektedir. Bu nedenle, söz konusu aktif kalemlerin para karşılığı olmaksızın devir ve temliki, trampası gibi işlemler istisna kapsamına girmemektedir.

Kat karşılığında arsa devrinde olduğu gibi, bir mal veya hakkın başka bir mal veya hak ile değiştirilmesini ifade eden trampa işlemlerinde de söz konusu istisna hükmü uygulanmayacaktır.

Bu tür kıymetlerin mevcut borçlar karşılığında rızaen veya icra yoluyla devredilmesi işlemleri ile kamulaştırma işlemleri ise kurumların finansman olanaklarını artıracağından istisna uygulaması kapsamında değerlendirilmesi gerekmektedir…” açıklamaları yer almaktadır.

Yukarıda yer alan hüküm ve açıklamalara göre satış vaadi sözleşmesine istinaden kat karşılığı inşaat amacıyla yapmış olduğunuz arsa devri bir mal veya hakkın, başka bir mal veya hak ile değiştirilmesini ifade eden trampa işlemi sayılacağından, bahse konu arsa devrinden elde edilecek kazançla ilgili olarak Kurumlar Vergisi Kanununun 5 inci maddesinin birinci fıkrasının (e) bendinde düzenlenen istisnadan yararlanılması mümkün bulunmamaktadır.

II- KDV KANUNU YÖNÜNDEN:

3065 sayılı KDV Kanununun;

-1/1 inci maddesinde, ticari, sınai, zirai faaliyet ve serbest meslek faaliyeti çerçevesinde Türkiye’de yapılan teslim ve hizmetlerin KDV’ye tabi olduğu,

-2/1 inci maddesinde, teslimin bir mal üzerindeki tasarruf hakkının malik veya onun adına hareket edenlerce, alıcıya veya adına hareket edenlere devredilmesi olduğu,

-2/5 inci maddesinde, trampanın iki ayrı teslim olduğu, bu kanunun uygulanmasında arsa karşılığı inşaat işlerinde; arsa sahibi tarafından konut veya işyerine karşılık müteahhide arsa payı teslimi, müteahhit tarafından arsa payına karşılık arsa sahibine konut veya işyeri tesliminin yapılmış sayılacağı,

-17/4-r maddesinde, kurumların aktifinde en az iki tam yıl süreyle bulunan iştirak hisseleri ile taşınmazların satışı suretiyle gerçekleşen devir ve teslimlerin KDV’den istisna olduğu, istisna kapsamındaki kıymetlerin ticaretini yapan kurumların, bu amaçla aktiflerinde bulundurdukları taşınmaz ve iştirak hisselerinin tesliminin istisna kapsamı dışında olduğu

hüküm altına alınmıştır.

KDV Genel Uygulama Tebliğinin;

-“İki Tam Yıl Süreyle Sahip Olunan İştirak Hisseleri ve Taşınmazların Satışı” başlıklı (II/F-4.16.) bölümünde,

“3065 sayılı Kanunun (17/4-r) maddesi uyarınca, kurumların aktifinde en az iki tam yıl süreyle bulunan iştirak hisseleri ile taşınmazların satışı suretiyle gerçekleşen devir ve teslimler KDV’den müstesna olup, istisna kapsamındaki kıymetlerin ticaretini yapan kurumların, bu amaçla aktiflerinde bulundurdukları taşınmaz ve iştirak hisselerinin teslimleri ise istisna kapsamı dışındadır.

…”,

-“Taşınmaz Satışlarında İstisna Uygulaması” başlıklı (II/F-4.16.1.) bölümünde,

“Satışa konu edilecek taşınmazlar (arsa, arazi, bina) ile iştirak hisselerinin satışında istisna uygulanabilmesi için kurumların aktiflerinde asgari 2 tam yıl (730 gün) kayıtlı bulunmuş olması gerekmektedir.

İstisna kapsamındaki kıymetlerin ticaretini yapan (taşınmazların mutat olarak alım satımının yapılması veya kiraya verilmesi) kurumların, bu amaçla aktiflerinde bulundurdukları taşınmazların tesliminde istisna hükmü uygulanmaz.

İstisna, satış yoluyla gerçekleştirilen devir ve teslimlerde uygulanır. Bağış, hibe şeklinde yapılan devir ve teslimler istisna kapsamı dışındadır.

…”

açıklamaları yer almaktadır.

Buna göre, tatil amaçlı pansiyon faaliyeti ile otel işletmeciliği faaliyetinde bulunan Şirketinizce en az iki tam yıl süreyle aktifinizde kayıtlı olduğu anlaşılan söz konusu arsanın kat karşılığı inşaat sözleşmesi kapsamında tesliminin, arsa alım satımının mutat ve sürekli bir faaliyet olarak sürdürülmemesi şartıyla, KDV Kanununun 17/4-r maddesi kapsamında KDV’den istisna tutulması mümkün bulunmaktadır.

Bilgi edinilmesini rica ederim.

07 Ağustos 2021 Tarihli Resmi Gazete

Sayı: 31561

Yargıtay 9. Hukuk Dairesinden:

TÜRK MİLLETİ ADINA

YARGITAY İLAMI

Esas No: 2021/5888

Karar No: 2021/9999

Mahkemesi: İstanbul 32. İş Mahkemesi

Tarihi: 06/01/2021

Numarası: 2020/121-2021/12

Davacı: Dilan GÜR Adına Vekili Avukat Okan YILDIZ

Davalı: Boğaziçi Üniversitesi Rektörlüğü Adına Vekili Avukat Ferit Deniz ESENDEMİR

Dava Türü: Alacak

Davacı Dilan Gür adına Avukat Okan Yıldız ile davalı Boğaziçi Üniversitesi Rektörlüğü adına Avukat Ferit Deniz Esendemir arasındaki alacak davasına ilişkin İstanbul 32. İş Mahkemesince istinaf edilmeksizin kesinleşen 06.01.2021 tarih ve 2020/121 esas, 2021/12 karar sayılı kararının kanun yararına bozulması Adalet Bakanlığının 18.05.2021 tarihli ve 39152028-153.01-708-2021-E. 789/14006 sayısı ile temyizi ile istenilmiş olmakla, dosyadaki tüm belgeler okunup dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

YARGITAY KARARI

Davacı vekili, davacının 01.01.2014 tarihinden itibaren davalı bünyesindeki alt işverenler nezdinde kütüphane görevlisi olarak çalıştığını, 01.04.2018 tarihinde 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname gereğince kadroya geçtiğini, çalışma saatlerinin 20.30-08.30 aralığında olduğunu, bir gün çalışıp bir gün ara verildiğini, çalışmasının gündüze geçmeden devam ettiğini, çalışma sistemine göre her gün fazla mesai yaptığını, kararname gereğince geçici 23. Maddede toplu iş sözleşmesi hükümlerinin uygulanacağının düzenlendiği ve toplu iş sözleşmesi gereği fazla çalışmaların normal ücretin %60 zamlı hali olarak belirlendiğini, hafta tatiline ilişkin olarak toplu iş sözleşmesi hükümlerinde iki yevmiye ödeneceğinin yazılı olduğunu ve vardiyalı çalışmalarda hafta tatilinin 6. günü takip eden 7. gün olarak belirlendiğini, toplu iş sözleşmesi hükümlerine göre gece çalışmasının 20.00-06.00 aralığında olduğunu, bu saatlerde çalışan işçilere ücretlerinin %10 zamlı ödeneceğinin düzenlendiğini belirterek fazla mesai, gece çalışma ve hafta tatili ücreti alacaklarının davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı vekili, davacının 20.30-08.30 saat aralığında çalışarak otuz altı saat istirahat ettiğini, haftada kırk iki saat ve günde altı saat çalıştığını, bazen ise 08.30-17.30 aralığında haftada beş gün çalışarak günlük sekiz ve haftalık kırk saat çalıştığını, yasal sürelerin altında çalışma olduğunu, otuz altı saatlik dinlenme süreleri nedeniyle davacının hafta tatiline hak kazanmadığını, gece zammına ilişkin gerekli ödemelerin davacının banka hesabına yapıldığını, belirsiz alacak davası açmakta hukuki yarar olmadığını savunarak davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.

Mahkemece, yapılan yargılama sonucunda toplanan delillere göre yazılı gerekçe ile davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Kararı, kanun yararına bozulması için Adalet Bakanlığı temyiz etmiştir.

Taraflar arasındaki uyuşmazlık davalı üniversitenin harçtan muaf olup olmadığı ve zorunlu arabuluculuk giderinin nasıl hüküm altına alınacağı noktalarındadır.

Davalı Üniversite’nin 2547 sayılı Yasa’ nın 56/b. maddesinin delaleti ile 492 sayılı Harçlar Yasa’sının 13/j maddesi uyarınca harçtan muaf olduğu anlaşılmaktadır. Mahkemece davalı üniversite aleyhine harca hükmedilmesi hatalıdır.

6325 Sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanununun 18/A maddesinin 11,12,13 ve 14. fıkraları;

“(11) Taraflardan birinin geçerli bir mazeret göstermeksizin ilk toplantıya katılmaması sebebiyle arabuluculuk faaliyetinin sona ermesi durumunda toplantıya katılmayan taraf, son tutanakta belirtilir ve bu taraf davada kısmen veya tamamen haklı çıksa bile yargılama giderinin tamamından sorumlu tutulur. Ayrıca bu taraf lehine vekâlet ücretine hükmedilmez. Her iki tarafın da ilk toplantıya katılmaması sebebiyle sona eren arabuluculuk faaliyeti üzerine açılacak davalarda tarafların yaptıkları yargılama giderleri kendi üzerlerinde bırakılır.

(12) Tarafların arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaları hâlinde, arabuluculuk ücreti, Arabuluculuk Asgari Ücret Tarifesinin eki Arabuluculuk Ücret Tarifesinin İkinci (Ş.Abacı) Kısmına göre aksi kararlaştırılmadıkça taraflarca eşit şekilde karşılanır. Bu durumda ücret, Tarifenin Birinci Kısmında belirlenen iki saatlik ücret tutarından az olamaz.

(13) Arabuluculuk faaliyeti sonunda taraflara ulaşılamaması, taraflar katılmadığı için görüşme yapılamaması veya iki saatten az süren görüşmeler sonunda tarafların anlaşamamaları hâllerinde, iki saatlik ücret tutan Tarifenin Birinci Kısmına göre Adalet Bakanlığı bütçesinden ödenir. İki saatten fazla süren görüşmeler sonunda tarafların anlaşamamaları hâlinde ise iki saati aşan kısma ilişkin ücret aksi kararlaştırılmadıkça taraflarca eşit şekilde uyuşmazlığın konusu dikkate alınarak Tarifenin Birinci Kısmına göre karşılanır. Adalet Bakanlığı bütçesinden ödenen ve taraflarca karşılanan arabuluculuk ücreti, yargılama giderlerinden sayılır.

(14) Bu madde uyarınca arabuluculuk bürosu tarafından yapılması gereken zaruri giderler; arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılması hâlinde anlaşma uyarınca taraflarca ödenmek, anlaşmaya varılamaması hâlinde ise ileride haksız çıkacak taraftan tahsil olunmak üzere Adalet Bakanlığı bütçesinden karşılanır.” şeklinde düzenlenmiştir.

Somut uyuşmazlıkta, taraflar zorunlu arabuluculuk kapsamında arabulucuk faaliyetinde bulundukları, tarafların ilk toplantıya katıldıkları ve arabulucuk faaliyetinin yirmi dakika sürdüğü ve sonunda anlaşamadıkları anlaşılmaktadır. Mahkemece yapılan yargılama sonunda arabuluculuk ücretinin tamamının davalıdan tahsiline karar verilmiş ise de; yukarıda belirtilen mevzuat uyarınca arabuluculuk giderinin yargılama gideri olduğu, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun yargılama giderlerinden sorumluluk başlıklı 326. maddesinin 2. fıkrasına göre davada iki taraftan her biri kısmen haklı çıkarsa, Mahkemece yargılama giderlerinin tarafların haklılık oranına göre paylaştırması gerektiği, Mahkemece davanın kısmen kabulüne kısmen reddine karar verildiği dikkate alındığında belirtilen arabulucuk giderinin tarafların haklılık oranına göre paylaştırılması gerekli iken yazılı şekilde tamamından davalının sorumlu tutulması hatalıdır.

Açıklanan nedenlerle, Adalet Bakanlığı’nın Kanun yararına bozma isteminin kabulü gerekmiştir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle, Adalet Bakanlığı’nın Kanun yararına temyiz talebinin kabulü ile Ankara 44. İş Mahkemesinin anılan kararının sonuca etkili olmamak üzere HMK’nın 363/1 maddesi uyarınca Kanun yararına BOZULMASINA, HMK’nın 363/3. maddesi gereğince gereği yapılmak üzere kararın bir örneğinin ve dosyanın Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE, 08.06.2021 tarihinde oybirliği İle karar verildi.

T.C.

YARGITAY

Hukuk Genel Kurulu

Esas No: 2015/21-1323

Karar No: 2019/128

Tarihi: 12.02.2019

» İbraname

» İbraname Koşullarını Taşımayan Kısmi İfanın Makbuz Niteliğinde Olduğu

ÖZET: Bu maddeye göre ibra sözleşmelerinin geçerli olması için yazılı olması, ibra tarihi itibarıyla sözleşmenin sona ermesinden başlayarak en az bir aylık sürenin geçmiş bulunması, ibra konusu alacağın türünün ve miktarının açıkça belirtilmesi, ödemenin hak tutarına nazaran noksansız ve banka aracılığıyla yapılması şarttır. Bu unsurları taşımayan ibra sözleşmeleri veya ibranameler kesin olarak hükümsüz olacaktır. Gerçek anlamda ibranameden söz edebilmek için tazmin edilecek miktar ile buna karşılık alınan meblağ arasında açık oransızlığın bulunmaması koşuldur. Başka bir anlatımla, açık oransızlığın bulunduğu durumlarda anılan belge ibraname değil, ancak makbuz niteliğindedir. Bu yön ise, ibranamenin verildiği tarih göz önünde tutularak zarar görenin gerçek zararının uzman bilirkişiler aracılığı ile saptanması suretiyle belirleneceği hukuksal gerçeği ortadadır.

Yeri gelmişken açık oransızlık (açık nispetsizlik- fahiş fark) kavramını da açıklamak gerekmektedir. İsviçre Federal Mahkemesine göre açık oransızlık, karşılıklı edimler arasında “göze çarpan aşırı bir fark” anlamına gelir. Normal bir kimsenin hayat, bilgi ve görgüsüne göre, edimler arasında olağanüstü ve aşırı bir farkın bulunması durumunda açık oransızlığın oluştuğu kabul edilir.

Açık oransızlık, edimler arasında bir misline yakın, bir misli veya daha fazla fark bulunmasıdır.

Gerçek anlamda bir ibranameden söz edebilmek için tanzim edilecek tutar ile buna karşılık alınacak tutar arasında açık bir oransızlığın bulunmaması gerekir.

Açık oransızlığın bulunduğu durumda belge ibraname değil, ancak makbuz niteliğindedir.

MAHKEMESİ: İş Mahkemesi

Taraflar arasındaki “maddi ve manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Eskişehir 1. İş Mahkemesince, davanın kısmen kabulüne dair verilen 05.11.2013 tarihli ve 2011/1465 E., 2013/1036 K. sayılı karar, davacılar vekili ve davalı … vekili ile davalı Akdeniz Temizlik ve İlaçlama Hiz. Org. Tur. İnş. Bilg ve Dan. Tic. Ltd. Şti. vekili tarafından ayrı ayrı temyiz edilmekle, Yargıtay 21. Hukuk Dairesinin 08.04.2014 tarihli ve 2014/355 E., 2014/7236 K. sayılı kararı ile;

“…1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle, kanuni gerektirici sebeplere göre, tarafların aşağıdaki bendlerin kapsamı dışındaki sair temyiz itirazlarının reddine,

2-Dava, sigortalının iş kazası sonucu vefatı nedeniyle hak sahiplerinin maddi ve manevi zararlarının giderilmesi istemine ilişkindir.

Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Dosyadaki kayıt ve belgelerin incelenmesinden; davalı …’nün kampüs alanındaki genel temizlik işlerini sözleşme ile davalı Akdeniz Tem. Ve İlaç. Ltd. Şti.’ye verdiği, davacılar murisi sigortalı Yaşar Kanmaz’ın bu şirketin işçisi olarak kampüs alına temizlik elemanı olarak çalışmakta iken olay tarihinde kampüs alanında kreşten iletişim fakültesine eşya taşınması işinde görevlendirilmiş olup, yüklenen eşyalar ile işçilerin de davalı üniversiteye ait kamyon kasasına bindikleri ve aracın seyri sırasında kasa kapağının açılması sonucu araçtan düşerek davacılar murisi ve diğer bir işçisinin kamyondan düşerek vefat ettikleri, hükme esas bilirkişi kusur raporunda müteveffa işçinin olayın meydana gelmesinde %5 oranında müterafik (Zarar Görenin Kusuru. alomaliye.com) kusuru bulunduğunun belirtildiği, iş kazasına karışan aracın zorunlu mali mesuliyet sigortacısı ihbar olunan sigorta şirketi ile davacı eş arasında imzalanan 06.02.2012 ödeme tarihli ibranamede dava konusu olay nedeniyle 91.367,22 TL tutarın sigorta şirketinden alındığı ve poliçeye göre sigortalı aracın sahibi ile sürücüsünün de bu miktar kabilinde ibra edildiğinin belirtildiği, davacı eşin ibranameyi kendisi ve velayeti altındaki davacı çocukları adına imzaladığı, bilirkişi hesap raporunda sürücüsünün de bu miktar kabilinde ibra edildiğinin belirtildiği, davacı eşin ibranameyi kendisi ve velayeti altındaki davacı çocukları adına imzaladığı, bilirkişi hesap raporunda davacı eş ve çocukların dönem zararlarından gerekli indirimler yapıldıktan sonra bulunan miktardan sigorta şirketince yapılan ödemenin davacıların miras paylarına isabet eden kısımları ile ödeme tarihinden rapor tarihinde kadar işlemiş faizlerinin tenzil edilmesi sonucu davacı eşin 28.951,87 TL, davacı çocuk Enes’in 10.894,04 TL, davacı çocuk Erdem’in 17.872,91 TL karşılanmamış zararları bulunduğunun belirtildiği, Mahkemece davacıların maddi tazminat istemlerinin bilirkişi hesap raporu doğrultusunda karara bağlandığı anlaşılmaktadır.

Birçok Yargıtay kararında vurgulandığı üzere, alacaklının alacak hakkından vazgeçmesini ve bu surette borçlunun borçtan kurtulmasını kapsayan akde “ibra” denir. İbra alacağın tasfiyesini içeren tasarrufi bir sözleşmedir. Düzenleme tarihi itibariyle konu ile ilgili doğrudan amir bir hüküm bulunmaması nedeniyle sorunun çözümlenmesinin ibranın doğruluk ve güven kuralına aykırı olmaması gereğine sıkı sıkıya sarılarak halledilmesinde yarar vardır.

Maddi zararı ve kusur oranı hakkında kesin fikir sahibi olması mümkün olmayan hak sahiplerinin olaydan sonra verdikleri genel ve soyut açıklamayı içerdiği kuşkusuz olan ibranameyi tümden geçerli saymak İş Hukuku ve Sosyal Güvenlik Mevzuatının temel ilkelerine uygun düşmeyecektir.

Kural olarak işçiye veya hak sahiplerine yapılmış ödemenin bu miktar ile sınırlı olmak üzere bağlayıcılığı asıldır. Gerçek anlamda ödemeden söz edebilmek için tazmin edilecek miktar ile buna karşılık alınan meblağ arasında açık oransızlığın bulunmaması koşuldur. Başka bir anlatımla ödemenin yapıldığı tarihteki verilerle hesaplanan tazminat ile ödenen miktar arasında açık oransızlık bulunmaması koşuldur. Ödemenin yapıldığı tarihteki verilerle hesaplanan tazminat ile ödenen miktar arasında açık oransızlığın bulunduğu durumlarda yapılan ödeme makbuz niteliğinde kabul edilebilir. Bu durumda ödemenin yapıldığı tarih göz önünde tutularak davacının karşılanmayan zararının uzman bilirkişiler aracılığı ile saptanması böylece hesaplanacak miktar ile buna karşılık alınan meblağ arasında açık oransızlığın bulunup bulunmadığını denetlemek, açık oransızlığın bulunması durumunda maddi tazminata ilişkin ödemeyi “kısmi ifayı içeren makbuz” niteliğinde kabul etmek ve yapılan ödemenin ödeme tarihindeki gerçek zararı hangi oranda karşıladığını saptamak, son verilere göre hesaplanan tazminat miktarından, yasal indirimler yapılmak suretiyle belirlenecek karşılanmayan zarardan davalı tarafın ödeme yapılan tarihe göre zararı karşılandığı oranda indirim yapmak daha sonra kalan miktara hükmetmek gerekir. Açık oransızlığın bulunmadığının tespiti halinde maddi tazminat talebinin tümden reddine karar vermek gerekir. Somut olayda bu yönden yapılan inceleme de yapılan ödemenin açık oransızlık oluşturduğu açık olduğu halde belgeyi kısmi ifayı içeren makbuz yerine ibra olarak değerlendiren mahkeme görüşünün de doğru olmadığı açıktır.

Yapılacak iş; dava konusu zararlandırıcı olayda sorumluluğun müteselsil sorumluluk esasına dayandığı ve bozma kapsamı dışında kalarak taraflar yararına oluşan usuli kazanılmış haklar göz önünde tutularak, davacılar ile ihbar olunan sigorta şirketi arasında imzalanan 06.02.2012 ödeme tarihli ibraname gereğince davacılara ödemenin yapıldığı tarihteki karşılanmayan zararlarının aktüerya uzmanı bilirkişi aracılığıyla saptamak, böylece hesaplanan miktarlar ile buna karşılık alınan meblağlar arasında açık oransızlığın bulunup bulunmadığını denetlemek, açık oransızlığın bulunması durumunda maddi tazminata ilişkin ödemeyi “kısmi ifayı içeren makbuz” niteliğinde kabul etmek ve yapılan ödemenin ödeme tarihindeki karşılanmayan zararları hangi oranda karşıladığını belirlemek, hüküm tarihine en yakın tarihteki ücret artışları da gözetilerek davacı hak sahiplerinin maddi zararlarını bilirkişiye hesaplatmak, bulunan miktarlardan yasal indirimler yapılarak belirlenen karşılanmayan zararlardan ihbar olunan sigorta şirketince ödeme yapılan tarihe göre zararın karşılandığı oranda indirim yapmak, daha sonra kalan miktarlar ve davacıların talepleri gözetilerek maddi tazminat istemleri ile ilgili bir karar vermektir.

3- Manevi tazminatlara yönelik temyiz itirazlarına gelince,

Gerek mülga B.K’nun 47 ve gerekse yürürlükteki 6098 sayılı T.B.K‘nun 56. maddesi hükmüne göre Hakim: ölenin yakınlarına da manevi tazminat olarak uygun bir miktar paranın ödenmesine karar verebilir. Hakimin manevi zarar adı ile ölenin yakınlarına verilmesine karar vereceği para tutarı adalete uygun olmalıdır. Hükmedilecek bu para, zarara uğrayanda manevi huzuru doğurmayı gerçekleştirecek tazminata benzer bir fonksiyonu olan özgün bir nitelik taşır. Bir ceza olmadığı gibi, mamelek hukukuna ilişkin zararın karşılanmasını da amaç edinmemiştir. O halde, bu tazminatın sınırı onun amacına göre belirlenmelidir. Takdir edilecek miktar, mevcut halde elde edilmek istenilen tatmin Duygusunun etkisine ulaşmak için gerekli olan kadar olmalıdır. 26.06.1966 günlü ve 7/7 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı’nın gerekçesinde takdir olunacak manevi tazminatın tutarını etkileyecek özel hal ve şartlar da açıkça gösterilmiştir. Bunlar her olaya göre değişebileceğinden hakim bu konuda takdir hakkını kullanırken ona etkili olan nedenleri de karar yerinde objektif ölçülere göre isabetli bir biçimde göstermelidir.

Manevi tazminatın tutarını belirleme görevi hakimin takdirine bırakılmış ise de hükmedilen tutarın uğranılan manevi zararla orantılı, duyulan üzüntüyü hafifletici olması gerekir.

Hakimin bu takdir hakkını kullanırken, ülkenin ekonomik koşulları tarafların sosyal ve ekonomik durumları paranın satın alma gücü, tarafların kusur durumu olayın ağırlığı olay tarihi gibi özellikleri göz önünde tutması, bunun yanında olayın işverenin sağlığı ve güvenliği önlemlerini yeterince alınmamasından kaynaklandığı da gözetilerek gelişen hukuktaki yaklaşıma da uygun olarak tatmin duygusu yanında caydırıcılık uyandıran oranda manevi tazminat takdir edilmesi gerektiği açıkça ortadadır. ( HGK 23.6.2004, 13/291-370)

Bu ilkeler gözetildiğinde, hüküm altına alınan davacı eş yararına 25.000,00 TL ve davacı çocuklar yararına ayrı ayrı 10.000,00 TL manevi tazminatların az olduğu açıkça belli olmaktadır.

Mahkemece bu maddi ve hukuki olgular nazara alınmaksızın yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

O halde, tarafların bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul olunmalı ve hüküm bozulmalıdır….” gerekçesiyle karar bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDENLER: Davalı … vekili ile davalı Akdeniz Temizlik ve İlaçlama Hiz. Org. Tur. İnş. Bilg ve Dan. Tic. Ltd. Şti. vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, iş kazasından kaynaklanan maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir.

Davacılar vekili; müvekkillerin murisi Yaşar Kanmaz’ın Anadolu Üniversitesi bünyesindeki Akdeniz Temizlik ve İlaçlama Tic. Ltd. Şti.’de 837,00TL ücretle çalıştığını, 12.07.2011 tarihinde … yönetimindeki 26 EZ 708 plakalı araca yükleme yapan murisin yükleme işi tamamlandıktan sonra yolcu olarak kamyon kasasına oturduğunu, kamyon hareket ettikten sonra kasanın açılması sonucu araçtan düşerek ağır yaralandığını ve tedavi sırasında da hayatını kaybettiğini, davalıların gerek işveren gerekse adam çalıştıran olarak meydana gelen zarardan sorumlu olduklarını ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla her bir davacı için 100,00’er TL (Toplam 300,00TL) maddi tazminat ile davacı … için 50.000,00TL, müşterek çocuklar … ve … için ise ayrı ayrı 25.000,00’er TL (Toplam 100.000,00TL) manevi tazminatın kaza tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılardan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davacılar vekili 27.09.2013 harç tarihli ıslah dilekçesi ile davacı … adına 100,00 TL olarak açılan maddi tazminat davasını 28.851,87TL arttırarak 28.951,87TL’nin; davacı … adına 100,00TL olarak açılan maddi tazminat davasını 10.794,04TL arttırarak 10.894,04TL’nin; davacı … adına 100,00TL olarak açılan maddi tazminat davasını 17.772,91TL arttırarak 17.872,91 TL’nin tahsilini istemiştir.

Davalı … vekili; müvekkili üniversitenin işin yapımı için ihale açtığını ve işi davalı şirkete verdiğini, üniversite ile davalı şirket arasında asıl işveren – alt işveren ilişkisinin bulunmadığını, kazaya neden olan 26 EZ 708 plakalı aracın üniversiteye ait bir araç olduğunu, ancak davacıların murisi işçinin davalı Akdeniz…Ltd. Şti.’nin işçisi olarak çalıştığını, meydana gelen kazada üniversitenin bir sorumluluğunun bulunmadığını belirterek açılan davanın husumet yönünden ve esas yönünden reddinin gerektiğini savunmuştur.

Davalı Akdeniz Temizlik ve İlaçlama Hiz. Org. Tur. İnş. Bilg ve Dan. Tic. Ltd. vekili; iş kazasının Anadolu Üniversitesi’nde meydana geldiğini, davalı şirketin bu olayda herhangi bir kusurunun bulunmadığını, kazada asıl kusurun davalı üniversitenin personeli olan şoför …’e ait olduğunu, bu nedenle şirkete husumet yöneltilemeyeceğini, kaldı ki talep edilen manevi tazminat miktarının da fahiş olduğunu ifade ederek davanın reddini istemiştir.

İhbar olunan …; kendisinin davalı …’nde Genel Hizmetler kadrosunda İdare Müdürlüğü Biriminde memur olduğunu ve talimat verme yetkisinin olmadığını, kazanın meydana geldiği gün kreş eşyalarının bir kısmının karşı binaya taşınmasına karar verildiğini, eşyaları taşıyan işçilerden birisinin de vefat eden işçi olduğunu, ancak kendisinin bilgisi dışında eşyaların kampüs içerisinde bulunan bir başka yere araç ile taşındığını ve araçla taşıma işinin gerçekleştirilebilmesi için Ulaştırma Şefliği’nin aranarak kamyon istenildiğini sonradan öğrendiğini, kendisinin bir kusurunun bulunmadığını ve iddiaları kabul etmediğini ifade etmiştir.

İhbar olunan Dubai Group Sigorta A.Ş.; davacılar adına vekillerinin imzasıyla 91.367,22TL ödemede bulunulduğunu, bu nedenle de sigorta şirketinin sorumluluğunun ortadan kalktığını açıklamıştır.

İhbar olunan …; olayın meydana geldiği tarihte dört aylık memur olduğunu, kaza tarihinde yanında yardımcı şoför …’ın bulunduğunu ve aracın kapısının bu şoför tarafından kapatıldığını, sonrasında da araç komutanının kendisine hareket etmesini söylediğini, kendisinin bir yetkisinin bulunmadığını belirtmiştir.

İhbar olunan …, savunma dilekçesi sunmamıştır.

Mahkemece; 4857 sayılı Kanun‘un 77. maddesinde işverenin işyerinde iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması için gerekli her türlü önlemi almakla, araç ve gereçleri noksansız bulundurmakla, işçinin ise iş sağlığı ve güvenliği konusunda alınan her türlü önleme uymakla yükümlü olduğu, işverenin işyerinde alınan iş sağlığı ve güvenliği önlemlerine uyulup uyulmadığını denetlemesinin, işçiyi karşı karşıya bulunduğu mesleki riskler, alınması gerekli tedbirler, yasal hak ve sorumluluklar konusunda bilgilendirmesinin ve gerekli eğitimi vermesinin zorunlu bulunduğu, somut olayda davacılar murisinin davalı … bünyesinde iş alan diğer davalı Akdeniz Temizlik Ltd Şti’ye bağlı olarak çalışırken 12.07.2011 tarihinde geçirdiği kaza neticesinde ağır yaralandığı ve tedavi sırasında vefat ettiği, tarafların kusur durumunun belirlenmesi amacıyla yapılan keşif ve sonrasında alınan bilirkişi raporunda 26 EZ 708 plakalı kamyon sürücüsü …’in % 100 kusurlu olduğunun belirtildiği, itiraz üzerine üç kişilik bilirkişi kurulundan alınan raporda davalı …’nün %35, üniversiteye ait 26 EZ 708 plakalı araç sürücüsü …’in % 30, diğer davalı Akdeniz Temizlik Ltd Şti’nin %30, ölen işçi Yaşar Kanmaz’ın ise % 5 oranında kusurlu olduğu sonucuna varıldığının bildirildiği, diğer yandan keşif sırasında tanıkların beyanlarının alındığı; tespit edilen kusur oranlarından sonra davacıların gerçek zararlarının tespiti amacıyla hesap bilirkişisinden rapor alındığı ve dosya kapsamına göre davacılar yararına maddi tazminata hükmedilmesi gerektiğinin anlaşıldığı; öte yandan manevi tazminatın, olay nedeni ile uğranılan zarar sonucu duyulan acı ve üzüntünün kısmen de olsa giderilmesi amacına yönelik olduğu ve haksız zenginleşmeye neden olmamak kaydıyla hakkaniyete uygun bir miktarın taktir edilmesinin gerektiği, olayın oluş şekli, kusur oranları, davacıların duyduğu elem ve ızdırabın derecesi, tarafların sosyal ve ekonomik durumları, paranın alım gücü, 26.06.1966 tarihli ve 1966/7-7 sayılı içtihadı birleştirme kararının içeriği ile öngördüğü koşulların somut olayda gerçekleşme biçimi, yine hak ve nesafet kuralları göz önüne alındığında davacılar yararına manevi tazminata da hükmedilmesinin doğru olacağı gerekçesiyle maddi tazminat davasının kabulüne, manevi tazminat davasının ise kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Davacılar vekili ve davalı … vekili ile davalı Akdeniz Temizlik ve İlaçlama Hiz. Org. Tur. İnş. Bilg ve Dan. Tic. Ltd. Şti. vekilinin ayrı ayrı temyizi üzerine hüküm Özel Dairece, yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur.

Yerel mahkemece; manevi tazminat yönünden Özel Daire bozma kararına uyulduğu açıklandıktan sonra, haksız fiil niteliğindeki iş kazası ile ilgili talep edilen maddi tazminatın niteliği itibariyle SGK tarafından karşılanmayan zararların giderilmesine ilişkin olduğu, tazminat miktarı belirlenirken kusur oranının maddi zararın tazminine ilişkin yapılan ödemelerin kurum tarafından bağlanan gelirlerin peşin sermaye değerlerinin tespit edilen tazminattan indirilmesi suretiyle kazanılabilecek olan miktarın hesaplanmasının gerektiği, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2011/4-824 E., 2012/134 K. sayılı kararında belirtilen ilkeler göz önüne alındığında, dava dışı sigorta şirketinin 06.02.2012 tarihinde yaptığı ödemenin rapor tarihine kadar faiziyle güncellenerek kök raporda hesap edilen tazminattan indirilmek suretiyle davacıların bakiye karşılanmamış maddi zararlarının belirlendiği, her ne kadar Özel Dairece ihbar olunan sigorta şirketi tarafından yapılan ödemenin ibra olarak değerlendirildiğinden bahisle bozma gerekçesi oluşturulmuş ise de; tüm dosya kapsamı ve hükme esas alınan 25.09.2013 tarihli bakiye maddi zararların tespiti ile ilgili ek rapora göre anılan ödemenin ibra niteliğinde olduğunun kabul edildiği bir tespitin ve değerlendirmenin bulunmadığı, aksine bozma kararında değinildiği üzere sigorta şirketince yapılan ödemenin kısmi ifayı içeren makbuz niteliğinde kabul edildiği ve ödeme tarihinden hesap tarihine kadar yapılan ödemenin faiziyle güncellenmek suretiyle davacıların hak kazandığı gerçek zarardan indirildiği, bu şekilde de davacıların karşılanmayan zararlarının ortaya çıktığı, mahkemece de bu miktara hükmedildiği, kaldı ki davacıların takdir edilen maddi tazminat miktarına ilişkin herhangi bir itirazlarının ve temyiz taleplerinin olmadığı, dolayısıyla usuli kazanılmış hak kuralının da dikkate alınmasının gerektiği, dava dışı ihbar olunan sigorta şirketinin düzenlediği poliçe nedeniyle davacıların uğradıkları maddi zarardan müteselsilen sorumlu bulunduğu, sorumluluk miktarının yasal düzenlemeler gereği poliçede kararlaştırılan limit olduğu ve sigorta şirketinin poliçe limitini ödemekle kendi sorumluluk miktarından kurtulduğu, mahkeme kararında da sigorta şirketi lehine veya aleyhine herhangi bir hüküm kurulmadığı belirtilerek maddi tazminat talebi yönünden direnme kararı verilmiştir.

Direnme kararı davalı … vekili ile davalı Akdeniz Temizlik ve İlaçlama Hiz. Org. Tur. İnş. Bilg ve Dan. Tic. Ltd. Şti. vekili tarafından ayrı ayrı temyiz edilmiştir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda 06.02.2012 tarihli belgeye istinaden yapılan hesaplamanın tazminat ile ödenen miktar arasında açık bir oransızlık içerip içermediği, buna göre ödemenin mahkemece “kısmi ifayı içeren makbuz niteliğinde bir belge” olarak mı yoksa “ibraname” olarak mı kabul edilmesi gerektiği; sonuca göre yeniden bilirkişi incelemesi yaptırılmak suretiyle hesaplanan zarar miktarından ihbar olunan sigorta şirketince ödeme yapılan tarihe göre zararın karşılandığı oranda indirim yapılarak, kalan miktarlar ve davacıların maddi tazminat yönündeki talepleri dikkate alınarak bir karar verilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.

Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle ibra kavramını açıklamakta fayda bulunmaktadır.

İbra, alacak ve borcu doğrudan doğruya ve kesin olarak ortadan kaldırır. Tam ibrada borcun tamamı, kısmi ibrada ise borcun ibra edilen kısmı sona erer. Bunun sonunda borçlu da borcundan tam veya kısmen kurtulur (Eren, F.: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 21. Baskı, Ankara 2017, s.1299).

İbra sözleşmesi, iş hukukunda geniş bir uygulama alanına sahip olmasına, işçinin iş sözleşmesinden doğan tazminat ve diğer işçilik haklarının sona ermesine ve İsviçre Borçlar Kanunu’nun 115. maddesinde düzenlenmiş olmasına rağmen, 818 sayılı Borçlar Kanunu’nda bu konuya ilişkin bir düzenleme yer almamıştır.

Mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nda (BK) yer bulmayan ibra sözleşmeleri 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nda (TBK) açıkça düzenlenmiş olup, bu Kanun’un “İbra” başlıklı 132’nci maddesi, “Borcu doğuran işlem kanunen veya taraflarca belli bir şekle bağlı tutulmuş olsa bile borç, tarafların şekle bağlı olmaksızın yapacakları ibra sözleşmesiyle tamamen veya kısmen ortadan kaldırılabilir.” hükmünü içermektedir.

Yine TBK’nın “Ceza Koşulu ve İbra” başlıklı 420. maddesi ise;

Hizmet sözleşmelerine sadece işçi aleyhine konulan ceza koşulu geçersizdir.

İşçinin işverenden alacağına ilişkin ibra sözleşmesinin yazılı olması, ibra tarihi itibarıyla sözleşmenin sona ermesinden başlayarak en az bir aylık sürenin geçmiş bulunması, ibra konusu alacağın türünün ve miktarının açıkça belirtilmesi, ödemenin hak tutarına nazaran noksansız ve banka aracılığıyla yapılması şarttır. Bu unsurları taşımayan ibra sözleşmeleri veya ibraname kesin olarak hükümsüzdür.

Hakkın gerçek tutarda ödendiğini ihtiva etmeyen ibra sözleşmeleri veya ibra beyanını muhtevi diğer ödeme belgeleri, içerdikleri miktarla sınırlı olarak makbuz hükmündedir. Bu hâlde dahi, ödemelerin banka aracılığıyla yapılmış olması zorunludur.

İkinci ve üçüncü fıkra hükümleri, destekten yoksun kalanlar ile işçinin diğer yakınlarının isteyebilecekleri dâhil, hizmet sözleşmesinden doğan bütün tazminat alacaklarına da uygulanır.” düzenlemesine yer vermiştir.

Bu maddeye göre ibra sözleşmelerinin geçerli olması için yazılı olması, ibra tarihi itibarıyla sözleşmenin sona ermesinden başlayarak en az bir aylık sürenin geçmiş bulunması, ibra konusu alacağın türünün ve miktarının açıkça belirtilmesi, ödemenin hak tutarına nazaran noksansız ve banka aracılığıyla yapılması şarttır. Bu unsurları taşımayan ibra sözleşmeleri veya ibranameler kesin olarak hükümsüz olacaktır. Gerçek anlamda ibranameden söz edebilmek için tazmin edilecek miktar ile buna karşılık alınan meblağ arasında açık oransızlığın bulunmaması koşuldur. Başka bir anlatımla, açık oransızlığın bulunduğu durumlarda anılan belge ibraname değil, ancak makbuz niteliğindedir. Bu yön ise, ibranamenin verildiği tarih göz önünde tutularak zarar görenin gerçek zararının uzman bilirkişiler aracılığı ile saptanması suretiyle belirleneceği hukuksal gerçeği ortadadır.

Yeri gelmişken açık oransızlık (açık nispetsizlik- fahiş fark) kavramını da açıklamak gerekmektedir. İsviçre Federal Mahkemesine göre açık oransızlık, karşılıklı edimler arasında “göze çarpan aşırı bir fark” anlamına gelir. Normal bir kimsenin hayat, bilgi ve görgüsüne göre, edimler arasında olağanüstü ve aşırı bir farkın bulunması durumunda açık oransızlığın oluştuğu kabul edilir.

Açık oransızlık, edimler arasında bir misline yakın, bir misli veya daha fazla fark bulunmasıdır.

Gerçek anlamda bir ibranameden söz edebilmek için tanzim edilecek tutar ile buna karşılık alınacak tutar arasında açık bir oransızlığın bulunmaması gerekir.

Açık oransızlığın bulunduğu durumda belge ibraname değil, ancak makbuz niteliğindedir. Bu nedenle sigortalı işçi veya hak sahipleri tarafından verilen ibranamenin gerçek ibra veya kısmi ödemeyi içeren makbuz niteliğinde olup olmadığının saptanması önem taşır.

Bunun için hesap bilirkişisinden alınacak raporla ibranamenin verildiği tarihteki veriler esas alınarak sigortalının gerçek zararı tespit edilmeli, böylece işverence tazmin edilmesi (somut olayda sigorta şirketi tarafından ödeme yapılmıştır) gerekli tutar ile buna karşılık ibranameyle alınan tutar arasında açık oransızlık bulunup bulunmadığı değerlendirilmelidir.

Sigortalı veya hak sahiplerinin gerçek zararı ile ibranameyle alınan tutar arasında açık oransızlık yoksa belge, geçerli bir ibraname niteliğinde olduğundan maddi tazminat davasının reddi gerekir. Sigortalının hesaplanan gerçek zararı ile ibranamede işverenden alındığı açıklanan tutar arasında açık oransızlık varsa ibra belgesi kısmi ödemeyi gösteren makbuz niteliğindedir (Güneren, A.: İş Kazası Veya Meslek Hastalığından Kaynaklanan Maddi ve Manevi Tazminat Davaları, Ankara, 2010, s. 1074,1075 vd).

Somut olayda; ihbar olunan sigorta şirketi ile davacılar vekili arasında imzalanan ibraname başlıklı belge; “…kaza dolayısıyla vefat eden YAŞAR KANMAZ adına kanuni varisi olarak …den 91.367,22TL tazminat bedelini almakla, sigorta poliçesi hükümleri tamamen yerine getirilmiş olduğundan adı geçen şirketi işbu kazadan dolayı kendisine yönelen her türlü borçtan ve taahhütlerden kayıtsız şartsız ve gayrikabili rücu ibra eylediğimizi 1213016 sayılı poliçeyle sigortalı vasıta sahip ve şoförünü tahsil ettiğimiz 91.367,22TL miktara kadar ibra ettiğimizi beyan ve kabul ederiz.” yönünde beyanlar içermekte olup, davacılar vekilince belgenin üzerine fazlaya dair her türlü talep ve dava hakların saklı olduğu ibaresi eklenmiştir. Ödemeye dair bu belge hesaplama sırasında dikkate alınmış ve açık oransızlık bulunduğundan belgenin kısmı ifayı içeren bir makbuz niteliğinde olduğu kabul edilerek hesaplama yapılmıştır.

Her ne kadar Özel Dairece mahkemenin ihbar olunan sigorta şirketi tarafından yapılan maddi tazminata ilişkin ödemeyi ibra olarak değerlendirdiği belirtilmiş ise de; bu kabulün maddi hataya dayalı olduğu, gerek bozma kararında gerekse yerel mahkeme kararında belgenin “kısmi ifayı içeren makbuz” niteliğinde olduğunun benimsendiği görülmüştür.

Nitekim, yerel mahkemece de Özel Daire tarafından yapılan bu maddi hata vurgulanmak suretiyle hükmedilen maddi tazminat miktarları yönünden direnme kararı verilmiş; aynı kararla davacı … için 40.000,00TL, … için 20.000,00TL, davacı … için 20.000,00TL manevi tazminatın olay tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline de hükmedilmiştir.

Bu durumda maddi tazminat yönünden sigorta şirketince yapılan ödemenin kısmi ifayı içeren makbuz niteliğinde olduğu vurgulanarak ve bu şekilde inceleme yaptırılarak verilen direnme kararı ile manevi tazminat yönünden tarafların karşılıklı iddia ve savunmaları, dosyadaki tutanak ve kanıtlar, direnme kararında açıklanan nedenler, kusur durumu ve davacıların uğradığı zarar ile olayın meydana geldiği tarihteki paranın alım gücü dikkate alındığında yeniden belirlenen miktarın yerinde olduğu belirgindir.

SONUÇ:

Davalı … vekili ile davalı Akdeniz Temizlik ve İlaçlama Hiz. Org. Tur. İnş. Bilg ve Dan. Tic. Ltd. Şti. vekilinin temyiz itirazlarının ayrı ayrı reddi ile kararın yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA, aşağıda dökümü yazılı (1.590,87 TL) harcın temyiz eden davalı Akdeniz Ltd.Şti.den alınmasına, karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 12.02.2019 tarihinde oy birliği ile kesin olarak karar verildi.

T.C.

Yargıtay

10. Hukuk Dairesi

Esas No: 2019/6177

Karar No: 2020/4489

Tarihi: 16/09/2020

» Sigortalılık Başlangıç Tespiti

» İşe Giriş Bildiresinin Sigortalılık Başlangıcının Tespiti İçin Tek Başına Yeterli Olmadığı Fiili Çalışmanın da Kanıtlanmasının Gerektiği

ÖZET: Yöntemince düzenlenip süresi içinde kuruma verilen işe giriş bildirgesi, kişinin işe alınmış olduğunu gösterirse de, fiili çalışmanın varlığının ortaya koyulması açısından tek başına yeterli kabul edilemez. Sigortalılıktan söz edebilmek için, çalışmanın varlığı, Yargıtay uygulamasında 506 sayılı Kanunun 79/8.maddesine dayalı sigortalılığın tespiti davaları yönünden kabul edilen ilkelere uygun biçimde belirlenmelidir. Zira sigortalılığın başlangıcına yönelik her dava, aynı zamanda sigortalılığın tespiti istemini de içerir. Aksine düşünce, özellikle yaşlılık aylığının kabulü için öngörülen sigortalılık süresi yönünden çalışanlar ile çalışmayanlar arasında, adaletsiz ve haksız bir durum yaratır. Bu nedenle, işe giriş bildirgesinin verildiği, ancak, yasal diğer belgelerin bulunmadığı durumlarda, çalışma olgusunu ortaya koyabilecek inandırıcı ve yeterli kanıtlar aranmalı ve Anayasa’nın 60. maddesinde tanımlanan sosyal güvenlik hakkının niteliği gereği bu tür davalarda, hâkim, doğrudan soruşturmayı genişleterek, sigortalılık koşullarının oluşup oluşmadığını resen belirlemelidir.

DAVA: Dava, sigorta başlangıç tarihinin tespiti istemine ilişkindir. ilk Derece Mahkemesince, hükümde belirtilen gerekçelerle davanın kabulüne dair verilen karara karşı davalı kurum vekili tarafından istinaf yoluna başvurulması üzerine, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 34. Hukuk Dairesince davalı kurum vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.

İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 34. Hukuk Dairesince verilen kararın, davalı Kurum vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi … tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.

I- İSTEM

Davacı vekili, müvekkilinin sigortalılık başlangıç tarihinin 01.06.1981 tarihi olduğunun tespitine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

II- CEVAP

Davalı Kurum vekili, davanın reddini talep etmiştir.

III- MAHKEME KARARI

A-İLK DERECE MAHKEME KARARI

” Davanın kabulüne;

590……………….406 TC kimlik numaralı davacı …’nın sigortalılığının başlangıç tarihinin 01/06/1981 tarihi olduğunun tespitine” karar verilmiştir.

B-BAM KARARI

“Bakırköy 4. İş Mahkemesinin 19/12/2018 tarih, 2018/49 Esas- 2018/358 Karar sayılı kararı usul ve esas yönünden hukuka uygun bulunduğundan davalı Kurum vekilinin istinaf başvurusunun 6100 sayılı Yasanın 353/1-b-1 maddesi gereğince ESASTAN REDDİNE” karar verilmiştir.

IV- TEMYİZ KANUN YOLUNA BAŞVURU VE NEDENLERİ:

Davalı kurum vekili, davaya konu kararın bozulmasını talep etmiştir.

V- İLGİLİ HUKUK KURALLARI VE İNCELEME:

01.10.2008 tarihinde yürürlüğe giren 5510 sayılı Kanunun geçici 7/1. maddesi hükmünde yer alan düzenleme ile genel olarak Kanunların geriye yürümemesi (geçmişe etkili olmaması) kuralı karşısında, davanın yasal dayanağının 506 sayılı Kanun olduğu kabul edilmelidir.

Dava konusu somut olayda mahkemece, davacı tanık beyanları dikkate alınarak davanın kabulüne karar verilmiş ise de; sigortalılık başlangıcının tespitine ilişkin YHGK’nun 01.06.2011 günlü 2011/307 E. – 2011/366 K. sayılı, 21.09.2011 günlü ve 2011/527 E. – 2011/552 K. sayılı ilamları gözetildiğinde eksik inceleme sonucu hüküm kurulduğu anlaşılmıştır.

YHGK’nun belirtilen ilamlarında da bahsedildiği üzere, 506 sayılı Kanunun 108.maddesi uyarınca, sigortalılık başlangıcı yönünden salt işe giriş bildirgesi verilmiş bulunması yeterli olmayıp, ayrıca Kanunun 2.maddesinde öngörülen şekilde fiili çalışmaların aranması da gereklidir.

Bu nedenledir ki, somut olayda uyuşmazlık fiili çalışma olgusunun yöntemince kanıtlanmış olup olmadığı, mahkemece bu yönde yapılan inceleme ve araştırmanın hükme yeterli bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır.

Yöntemince düzenlenip süresi içinde kuruma verilen işe giriş bildirgesi, kişinin işe alınmış olduğunu gösterirse de, fiili çalışmanın varlığının ortaya koyulması açısından tek başına yeterli kabul edilemez. Sigortalılıktan söz edebilmek için, çalışmanın varlığı, Yargıtay uygulamasında 506 sayılı Kanunun 79/8.maddesine dayalı sigortalılığın tespiti davaları yönünden kabul edilen ilkelere uygun biçimde belirlenmelidir. Zira sigortalılığın başlangıcına yönelik her dava, aynı zamanda sigortalılığın tespiti istemini de içerir. Aksine düşünce, özellikle yaşlılık aylığının kabulü için öngörülen sigortalılık süresi yönünden çalışanlar ile çalışmayanlar arasında, adaletsiz ve haksız bir durum yaratır. Bu nedenle, işe giriş bildirgesinin verildiği, ancak, yasal diğer belgelerin bulunmadığı durumlarda, çalışma olgusunu ortaya koyabilecek inandırıcı ve yeterli kanıtlar aranmalı ve Anayasa’nın 60. maddesinde tanımlanan sosyal güvenlik hakkının niteliği gereği bu tür davalarda, hâkim, doğrudan soruşturmayı genişleterek, sigortalılık koşullarının oluşup oluşmadığını resen belirlemelidir.

Bunun için de bu tür davalarda, işyerinde tutulması gerekli dosyalar ile kurumdaki belge ve kanıtlardan yararlanılmalı, ücret bordroları getirtilmeli, müfettiş raporları olup olmadığı araştırılmalı, işyeri çalışanları saptanmalı ve sigortalının hangi işte ne kadar süre ile çalıştığı açıklanmalıdır.

Mahkemece, uyuşmazlık konusu döneme ilişkin dönem bordroları istenilmiş ise de resen bordro tanığı dinlenilmediği anlaşılmakla, Mahkemece yapılması gereken iş, işyerinde bordroda kayıtlı çalışanlar da tespit edilerek dinlenildikten sonra sonucuna göre karar vermekten ibarettir.

Mahkemece, açıklanan maddi ve hukuki esaslar gözetilmeksizin, eksik araştırma ve inceleme ile yanılgılı değerlendirme sonucu yazılı biçimde hüküm kurulması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

O halde, davalı Kurum vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 34. Hukuk Dairesinin istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin kararının kaldırılarak İlk Derece Mahkemesince verilen hüküm bozulmalıdır.

SONUÇ:

İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 34. Hukuk Dairesi kararının HMK’nın 373/1 maddesi gereği kaldırılarak temyiz edilen ilk derece mahkemesi hükmünün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, dosyanın kararı veren İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 16.09.2020 gününde karar verildi.

T.C.

Yargıtay

9. Hukuk Dairesi

Esas No: 2009/12385

Karar No:2011/12782

Tarihi: 02.05.2011

» Tutukluluk Nedeniyle Fesih

» Tutukluluk Nedeniyle Fesih Hakkının Bildirim Sürelerinin Sonunda Doğacağı Artırılmış Bildirim Sürelerinin Dikkate Alınmasının Gerekmesi

» Ücret Çalışma Karşılığı Olması

ÖZET: 4857 sayılı İş Kanununda işverenin derhal fesih hallerinin düzenlendiği 25. maddeye IV. bent eklenmek suretiyle işçinin gözaltına alınması veya tutuklanması durumu özel olarak ele alınmıştır. Konu 1475 sayılı İş Kanunu döneminde anılan yasanın 17/111 maddesi kapsamında zorlayıcı neden sayılmakta ve bir haftadan sonra işverenin derhal fesih hakkı doğmaktaydı. 4857 sayılı Kanunun 25/IV maddesinde ise bu gibi haller ayrıca düzenlenmiş ve işverenin fesih hakkının 17. maddede yazılı olan bildirim sürelerinin bitiminde ortaya çıkacağı kurala bağlanmıştır. Buna göre, tutuklanan bir işçinin tutukluluk süresi bildirim önellerini aşmadıkça, iş sözleşmesi işverence derhal feshedilemez.

Bildirim önellerinin sözleşme hükmü ile arttırılmış olması halinde, 4857 sayılı İş Kanununun 25/IV maddesi uygulaması yönünden arttırılmış sürelerin dikkate alınması gerekir. Başka bir anlatımla işverenin derhal fesih hakkı ancak, tutukluluk süresinin arttırılmış ihbar önellerini aşması halinde ortaya çıkar.

4857 sayılı İş Kanununun 40. maddesinde, işçinin 25/IV. bendi kapsamında çalışılamayan süre için ücret ödenmesine dair bir kurala yer verilmemiştir. Bu halde işçinin gözaltına alınması veya tutuklanması sebebiyle çalışamadığı süre için ücret talep hakkı yoktur.

DAVA: Davacı, kıdem tazminatı, izin alacağının ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.

Yerel mahkeme, isteği kısmen hüküm altına almıştır.

Hüküm süresi içinde davacı avukatı tarafından temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için Tetkik Hâkimi Ş.Çil tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

Davacı işçi işyeri ile ilgilisi olmayan bir suç sebebiyle tutuklanması üzerine iş sözleşmesinin işveren tarafından sona erdirildiğini ileri sürerek kıdem tazminatı ile yıllık izin ücreti isteklerinde bulunmuştur.

Davalı işveren toplu iş sözleşmesinin 36. maddesi uyarınca 30 günü aşan tutukluluk sebebiyle iş sözleşmesinin feshedildiğini belirterek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece davacının reşit olmayan mağdureyi zorla alıkoymak ve ırzına geçmek, gasp ve tehdit suçlarından tutuklanması sebebiyle işveren tarafından iş sözleşmesinin haklı olarak feshedildiği gerekçesiyle kıdem tazminatı isteğinin reddine karar verilmiş izin ücreti talebi kabul edilmiştir.

Kararı yasal süresi içinde davacı vekili temyiz etmiştir.

1-Dosyadaki yazılara toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre davacının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

2.işçinin iş sözleşmesinin kıdem tazminatına hak kazanacak şekilde feshedilip feshedilmediği noktasında taraflar arasında uyuşmazlık söz konusudur.

4857 sayılı İş Kanununun 25. maddesinin IV. bendinde, işçinin gözaltına alınması veya tutuklanması halinde devamsızlığın aynı yasanın 17. maddesinde sözü edilen bildirim süresini aşması durumunda işverenin derhal fesih hakkının olduğu hükme bağlanmıştır.

4857 sayılı İş Kanununda işverenin derhal fesih hallerinin düzenlendiği 25. maddeye IV. bent eklenmek suretiyle işçinin gözaltına alınması veya tutuklanması durumu özel olarak ele alınmıştır. Konu 1475 sayılı İş Kanunu döneminde anılan yasanın 17/111 maddesi kapsamında zorlayıcı neden sayılmakta ve bir haftadan sonra işverenin derhal fesih hakkı doğmaktaydı. 4857 sayılı Kanunun 25/IV maddesinde ise bu gibi haller ayrıca düzenlenmiş ve işverenin fesih hakkının 17. maddede yazılı olan bildirim sürelerinin bitiminde ortaya çıkacağı kurala bağlanmıştır. Buna göre, tutuklanan bir işçinin tutukluluk süresi bildirim önellerini aşmadıkça, iş sözleşmesi işverence derhal feshedilemez.

Bildirim önellerinin sözleşme hükmü ile arttırılmış olması halinde, 4857 sayılı İş Kanununun 25/IV maddesi uygulaması yönünden arttırılmış sürelerin dikkate alınması gerekir. Başka bir anlatımla işverenin derhal fesih hakkı ancak, tutukluluk süresinin arttırılmış ihbar önellerini aşması halinde ortaya çıkar.

4857 sayılı İş Kanununun 40. maddesinde, işçinin 25/IV. bendi kapsamında çalışılamayan süre için ücret ödenmesine dair bir kurala yer verilmemiştir. Bu halde işçinin gözaltına alınması veya tutuklanması sebebiyle çalışamadığı süre için ücret talep hakkı yoktur.

İş Kanunun 25/ IV bendine uyan fesihlerin geçerli nedene dayandığı açıktır. Şu halde göre geçerli fesih imkânı bildirim süresinin aşılması halinde ortaya çıkar.

İşçinin gözaltına kaldığı veya tutuklu olduğu sürenin ihbar önelini aşması halinde 4857 sayılı İş Kanununun 25/IV maddesi uyarınca fesheden işverenin bildirim şartına uyma, ihbar tazminatı yükümlülükleri bulunmamakla birlikte, kıdem tazminatı ödemesi gerekir.

Somut olayda davacının iş sözleşmesi işyeri dışında işlenen suçlar sebebiyle 30 günü aşan süreyle tutuklu kalması üzerine işverence toplu iş sözleşmesinin 36. maddesine göre feshedilmiştir. Sözü edilen hükümde tutukluluk süresinin 30 günü aşması halinde iş sözleşmesinin münfesih sayılacağı hükme bağlanmıştır. İşyeri ile ilgisi olmayan ve işyeri dışında işlenen suçlardan dolayı tutuklulukta geçen süreye bağlı olarak gerçekleştirilen fesih 4857 sayılı İş Kanununun 25/IV. maddesine uygun olup 1475 sayılı yasanın 1. bendi uyarınca davacı işçi kıdem tazminatına hak kazanır. Mahkemece isteğin kabulü gerekirken yazılı şekilde talebin reddi hatalı olup kararın bu yönden bozulması gerekmiştir.

SONUÇ: Temyiz olunan kararın yukarıda yazılı sebepten BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 02.05.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.

T.C.

Yargıtay

10. Hukuk Dairesi

Esas No: 2020/2307

Karar No: 2020/4606

Tarihi: 21/09/2020

» SGK Tarafından Verilen İdari Para Cezaları

» Cezaların Şahsiliği Gereği İdari Para Cezasından Temsilcinin Şahsen Sorumlu Olmayacağı Tüzel Kişi İşverenin Sorumlu Olduğu

» İdari Para Cezalarına İtiraz Süreci

» İdari Para Cezalarının 10 Yıllık Zamanaşımı Süresine Tabi Olduğu

» İdari Para Cezasını Gerektiren Fiilin İşlendiği Tarihten İtibaren 5 Yıl İçinde Ödeme Emri Düzenlenmeyen Konularda İdari Para Cezası Uygulanamayacağı

ÖZET: İdari para cezasını gerektiren şartlar oluştuğunda Kurum tarafından verilecek idari para cezası ilgiliye tebliğ edilmekle tahakkuk eder ve tebliğ tarihinden itibaren 15 gün içinde Kurumun ilgili ünitesine itiraz edilebilir. İtirazı reddedilenler, kararın kendilerine tebliğ tarihinden itibaren 30 gün içinde yetkili idare mahkemesine başvurabilirler. Bu süre içinde başvurunun yapılmaması halinde, idari para cezası kesinleşir ve Kurum alacağına dönüşür. Ne var ki; Mahkemeye başvurulması idari para cezasının takip ve tahsilini durdurmayacaktır.

Eldeki davada ise, Mahkemece, davaya konu 2007/13687 takip sayılı ödeme emrinin 2005/9. aya ilişkin idari para cezası bakımından, ödeme emrinin idari para cezasını konu edindiği dikkate alınarak, davanın süresinde açıldığının anlaşılması halinde, 5510 sayılı Yasanın 102. maddesindeki prosedür de gözetilerek, uyuşmazlık çözüme kavuşturulmalıdır. Yapılacak irdelemede; 5510 sayılı Kanunun 102. maddesi gereğince, işverenin kanunla düzenlenen yükümlülüklerini yerine getirmemesi halinde idari para cezası ile sorumlu olacağı düzenlenmiş ise de, idari para cezasının, neticede bir cezai yaptırım olup, cezaların şahsiliği ve kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkelerine göre, asıl borçlu tüzel kişilik hakkında düzenlenmesi nedeniyle, temsil ve ilzama yetkili kişi sıfatı ile hareket edenlerin şahsen sorumlu tutulamayacağı dikkate alınmalı, buna göre, Mahkemece, öncelikle, Kurum tarafından bizzat davacıya yönelik olarak ve onun adına düzenlenen idari para cezası kararı bulunup bulunmadığı araştırılarak, varlığı halinde, 5510 sayılı Yasanın 102. maddesi uyarınca başlatılmış prosedürün bulunup bulunmadığı irdelenmeli, prosedür işletilmiş (süresinde dava açılmış veya kuruma itiraz edilmiş) ise, idari para cezasının kesinleşmesi olgusu bekletici sorun yapılarak idari para cezalarının kesinleşip kesinleşmediği belirlenmeli, yapılacak araştırma sonucu, davacıya yönelik düzenlenen idari para cezası kararının bulunmadığının belirlenmesi halinde ise, cezaların şahsiliği ve kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkelerine göre, asıl borçlu tüzel kişilik hakkında düzenlenen idari para cezasından davacının şahsen sorumlu olmayacağı gözetilerek, varılacak sonuca göre bir karar verilmelidir.

Ayrıca, 06.05.1993 tarih ve 3910 sayılı Yasa ile değişik 140/son fıkrasına göre idari para cezalarının tahakkuk ve tahsilatında 10 yıllık zamanaşımı süresinin uygulanacağının düzenlendiği, 06.08.2003 tarihinde yürürlüğe giren 4958 sayılı Kanunun 51’inci maddesiyle, “fiilin işlendiği günden itibaren beş yıl içinde tebliğ edilemeyen idarî para cezaları zamanaşımına uğrar.” şeklinde değiştirilmiş, sonrasında 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe giren 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun aynı başlıklı 102’nci maddesinde, idari para cezalarının on yıllık zamanaşımı süresine tabi olduğu, zamanaşımı süresinin, fiilin işlendiği tarihten itibaren başlayacağı öngörülmüştür.

Eldeki davada, yukarıda anlatılan cezaların şahsiliği ilkesi gereği 2009/010047 sayılı ödeme emrinin 2005/11. ve 12. aylarına ait borçlarında iptaline karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde karar tesisi hatalıdır.

DAVA: Dava, ödeme emrinin iptali ile borçlu olunmadığının tespiti istemine ilişkindir.

Mahkemece, bozmaya uyularak, hükümde belirtilen gerekçelerle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Hükmün, taraf vekilleri tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteklerinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi … tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.

1- Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre, taraf vekillerinin sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.

2- Somut olay incelendiğinde, davacının … Turizm Sey. Ltd. Şti.’nin yetkili müdürü olduğu gerekçesi ile 2004/4. ayı ile 2005/1 ve 2. aylarına ait prim borcu ile 2004/4. ayı ile 2005/4., 5., 6., 7., 8., 9., 10., 11. ve 12. aylarına ait idari para cezasına ilişkin ödeme emirlerinin davacıya tebliği ile yasal süre içinde ödeme emrinin iptali davasının açıldığı; Mahkemece 2007/011467, 2009/010043, 2009/010044, 2009/010045, 2009/010046 numaralı ödeme emirlerinin tamamı ile 2009/010047 sayılı ödeme emrinin 2005/4., 5., 6., 7., 8., 9., ve 10. aylarına ait borçların zaman aşımı nedeniyle iptaline, 2009/010047 sayılı ödeme emrinin 2005/11. ve 12. aylarına ait açılan davanın reddine ve 6183 sayılı Kanunun 58. maddesine göre iptal talebi reddedilen alacakların %10 cezalı olarak tahsiline karar verilmiştir.

3- 506 sayılı Kanunun 80. maddesinde 3917 sayılı Kanun ile yapılan değişiklik uyarınca, Kurumun süresi içinde ödenmeyen prim ve diğer alacaklarının tahsilinde 6183 sayılı Kanun hükümlerinin uygulanması gerekmektedir. Bu durumda zamanaşımı süresi bakımından, 3917 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği 08.12.1993 tarihinden önceye ilişkin prim ve gecikme zamları yönünden Kurumun alacak hakkı, Borçlar Kanununun 125. maddesinde öngörülen on yıllık zamanaşımı süresine tabi olup, zamanaşımının başlangıç tarihi, anılan Kanunun 128. maddesi hükmü gereğince alacağın muaccel olduğu tarihtir ve zamanaşımının kesilmesi ile durmasına ilişkin 132. ve ardından gelen maddelerindeki düzenlemeler de burada uygulama alanı bulmaktadır. 08.12.1993 tarihi ve sonrasına ilişkin prim ve gecikme zammı borcu yönünden ise, 6183 sayılı Kanunun “Tahsil zamanaşımı” başlığını taşıyan 102. ve ardından gelen maddeleri uygulanacaktır. Anılan madde hükmüne göre, zamanaşımı süresi beş yıl olup, zamanaşımı süresinin başlangıcı da, alacağın vadesinin rastladığı takvim yılını izleyen yılbaşı olarak belirlenmiştir. 06.07.2004 tarihinde yürürlüğe giren 5198 sayılı Kanun ile bu konuda yeniden bir düzenleme yapılarak 506 sayılı Kanunun 80. maddesinin beşinci fıkrasında değişiklik yapılıp, Kurumun süresi içinde ödenmeyen prim ve diğer alacaklarının tahsilinde 6183 sayılı Kanunun 51. maddesiyle birlikte 102. maddesinin de uygulanmayacağı hükme bağlanarak 3917 sayılı Kanunla yapılan değişiklikten önceki duruma dönülmüştür.

Diğer taraftan; 6183 sayılı Yasa’nın 103. maddesi ile tahsil zamanaşımını kesen sebepler düzenlenmiş olup; anılan düzenlemede;

”1. Ödeme, 2. Haciz tatbiki, 3. Cebren tahsil ve takip muameleleri sonucunda yapılan her çeşit tahsilat, 4. Ödeme emri tebliği, 5. mal bildirimi, mal edinme ve mal artmalarının bildirilmesi, 6. Yukarıdaki 5 sırada gösterilen muamelelerden her hangi birinin kefile veya yabancı şahıs ve kurumlar mümessillerine tatbiki veya bunlar tarafından yapılması, 7. İhtilaflı amme alacaklarında kaza mercilerince bozma kararı verilmesi, 8. Amme alacağının teminata bağlanması, 9. kaza mercilerince icranın tehirine karar verilmesi, 10. İki amme idaresi arasında mevcut bir borç için alacaklı amme idaresi tarafından borçlu amme idaresine borcun ödenmesi için yazı ile müracaat edilmesi, 11. (Ek bent: 25/12/2003 – 5035 S.K./1. md.) Amme alacağının özel kanunlara göre ödenmek üzere müracaatta bulunulması ve/veya ödeme planına bağlanması.

Kesilmenin rastladığı takvim yılını takip eden takvim yılı başından itibaren zamanaşımı yeniden işlemeye başlar. Zamanaşımının bir bozma kararı ile kesilmesi halinde zamanaşımı başlangıcı, yeni vade gününün rastladığı; amme alacağının teminata bağlanması veya icranın, kaza mercilerince durdurulması hallerinde, zamanaşımı başlangıcı teminatın kalktığı ve durma süresinin sona erdiği tarihin rastladığı; takvim yılını takip eden takvim yılının ilk günüdür.” hükmü öngörülmektedir.

Eldeki davada, davaya konu 2004/4. ay ve 2005/1. ve 2. aylara ilişkin prim borcunu içeren 2007/011467 takip sayılı ödeme emrinin zaman aşımı nedeniyle iptaline karar verilmesinde bir isabetsizlik yoktur.

Öte yandan Mahkemece, dava konusu ödeme emirlerine konu idari para cezası yönünden verilen karar eksik araştırma ve yanılgılı değerlendirmeye dayalı olup hatalıdır. İdari para cezasına konu ödeme emri bakımından davanın yasal dayanağı 5510 sayılı Kanunun 102. maddesi (506 sayılı Kanunun 140. maddesi) olup, 5510 sayılı Kanunun 102. (506 sayılı Kanunun 140. maddesi) maddesinde davalı Kurum tarafından verilen idari para cezaları ile ilgili usul ve esaslar özel bir şekilde düzenlenmiştir. Anılan düzenleme uyarınca; idari para cezasını gerektiren şartlar oluştuğunda Kurum tarafından verilecek idari para cezası ilgiliye tebliğ edilmekle tahakkuk eder ve tebliğ tarihinden itibaren 15 gün içinde Kurumun ilgili ünitesine itiraz edilebilir. İtirazı reddedilenler, kararın kendilerine tebliğ tarihinden itibaren 30 gün içinde yetkili idare mahkemesine başvurabilirler. Bu süre içinde başvurunun yapılmaması halinde, idari para cezası kesinleşir ve Kurum alacağına dönüşür. Ne var ki; Mahkemeye başvurulması idari para cezasının takip ve tahsilini durdurmayacaktır.

Eldeki davada ise, Mahkemece, davaya konu 2007/13687 takip sayılı ödeme emrinin 2005/9. aya ilişkin idari para cezası bakımından, ödeme emrinin idari para cezasını konu edindiği dikkate alınarak, davanın süresinde açıldığının anlaşılması halinde, 5510 sayılı Yasanın 102. maddesindeki prosedür de gözetilerek, uyuşmazlık çözüme kavuşturulmalıdır.

Yapılacak irdelemede; 5510 sayılı Kanunun 102. maddesi gereğince, işverenin kanunla düzenlenen yükümlülüklerini yerine getirmemesi halinde idari para cezası ile sorumlu olacağı düzenlenmiş ise de, idari para cezasının, neticede bir cezai yaptırım olup, cezaların şahsiliği ve kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkelerine göre, asıl borçlu tüzel kişilik hakkında düzenlenmesi nedeniyle, temsil ve ilzama yetkili kişi sıfatı ile hareket edenlerin şahsen sorumlu tutulamayacağı dikkate alınmalı, buna göre, Mahkemece, öncelikle, Kurum tarafından bizzat davacıya yönelik olarak ve onun adına düzenlenen idari para cezası kararı bulunup bulunmadığı araştırılarak, varlığı halinde, 5510 sayılı Yasanın 102. maddesi uyarınca başlatılmış prosedürün bulunup bulunmadığı irdelenmeli, prosedür işletilmiş (süresinde dava açılmış veya kuruma itiraz edilmiş) ise, idari para cezasının kesinleşmesi olgusu bekletici sorun yapılarak idari para cezalarının kesinleşip kesinleşmediği belirlenmeli, yapılacak araştırma sonucu, davacıya yönelik düzenlenen idari para cezası kararının bulunmadığının belirlenmesi halinde ise, cezaların şahsiliği ve kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkelerine göre, asıl borçlu tüzel kişilik hakkında düzenlenen idari para cezasından davacının şahsen sorumlu olmayacağı gözetilerek, varılacak sonuca göre bir karar verilmelidir

Ayrıca, 06.05.1993 tarih ve 3910 sayılı Yasa ile değişik 140/son fıkrasına göre idari para cezalarının tahakkuk ve tahsilatında 10 yıllık zamanaşımı süresinin uygulanacağının düzenlendiği, 06.08.2003 tarihinde yürürlüğe giren 4958 sayılı Kanunun 51’inci maddesiyle, “fiilin işlendiği günden itibaren beş yıl içinde tebliğ edilemeyen idarî para cezaları zamanaşımına uğrar.” şeklinde değiştirilmiş, sonrasında 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe giren 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun aynı başlıklı 102’nci maddesinde, idari para cezalarının on yıllık zamanaşımı süresine tabi olduğu, zamanaşımı süresinin, fiilin işlendiği tarihten itibaren başlayacağı öngörülmüştür.

Eldeki davada, yukarıda anlatılan cezaların şahsiliği ilkesi gereği 2009/010047 sayılı ödeme emrinin 2005/11. ve 12. aylarına ait borçlarında iptaline karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde karar tesisi hatalıdır.

Kabule göre de, 2009/010047 sayılı ödeme emrinin 2005/11. ve 12. aylarına ait idari para cezalarının dönem itibariyle 5 yıllık zamanaşımı süresine tabi olduğu gözetilerek zaman aşımı nedeniyle iptaline karar verilmesi gerekirdi.

Mahkemece, yukarıda açıklanan maddi ve hukuki olgular gözetilmeksizin eksik inceleme ve yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

O halde, taraf vekillerinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

SONUÇ:

Hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde davacıya iadesine, 21/09/2020 gününde oybirliğiyle karar verildi.

T.C.

Yargıtay

10. Hukuk Dairesi

Esas No: 2020/7591

Karar No: 2020/4753

Tarihi: 22/09/2020

» İş Kazasının Kuruma Bildirilmemiş Olması

» İş Kazasının Kuruma Bildirilmesi, Kurum İş Kazası Olduğunu Kabul Etmezse İşveren Aleyhine İş Kazasının Tespiti Davası Açılması İçin Süre Verilip Bekletici Mesel Yapılmasının Gerektiği

ÖZET: 5510 sayılı Yasa’nın 13. maddesinde İş kazasının 4 ncü maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi ile 5 nci madde kapsamında bulunan sigortalılar bakımından bunları çalıştıran işveren tarafından, o yer yetkili kolluk kuvvetlerine derhal ve Kuruma en geç kazadan sonraki üç işgünü içinde iş kazası ve meslek hastalığı bildirgesi ile doğrudan ya da taahhütlü posta ile bildirilmesinin zorunlu olduğu, iş kazasının işverenin kontrolü dışındaki yerlerde meydana gelmesi halinde iş kazasının öğrenildiği tarihten başlayacağı, Kuruma bildirilen olayın iş kazası sayılıp sayılmayacağı hakkında bir karara varılabilmesi için gerektiğinde, Kurumun denetim ve kontrol ile yetkilendirilen memurları tarafından veya Bakanlık İş Müfettişleri vasıtasıyla soruşturma yapılabileceği bildirilmiştir.

Somut olayda iş kazası olduğu iddia olunan olayın Sosyal Güvenlik Kurumuna bildirilmediği ve iş kazası yönünden bağlanan bir gelirin de bulunamadığı anlaşılmış olup, söz konusu hüküm, bu yönleri ile usul ve yasaya aykırıdır.

Yapılacak iş, davacılara iş kazasını Sosyal Güvenlik Kurumuna ihbarda bulunmak, olayın Kurumca iş kazası olarak kabul edilmemesi halinde Sosyal Güvenlik Kurumuna ve hak alanını etkileyeceğinden işveren aleyhine “iş kazasının tespiti” davası açması için önel verilmesi, tespit davası, bu dava için bekletici sorun yapılarak çıkacak sonuca göre; olayın Kurumca iş kazası olduğunun kabul edilmesi halinde ise davacının, geçirdiği iş kazasına ilişkin tüm tıbbi evraklar temin edildikten sonra, davacılara kurum tarafından bu kaza olayından dolayı gelir bağlanıp bağlanmadığı sorulduktan sonra bağlanmış ise bu gelirlere ilişkin ilk peşin sermaye değerleri dosyaya celp edilerek çıkacak sonuca göre bir karar verilmesinden ibarettir.

Bölge Adliye Mahkemesince, bu maddi ve hukuki olgular dikkate alınmaksızın eksik inceleme ve araştırma ile yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olduğundan bozmayı gerektirmektedir.

A) Davacı İstemi;

Davacılar vekili dava ve ıslah dilekçesi ile toplamda eş için 109.885,37 TL maddi, 50.000,00 TL manevi, çocuk için 5.000,00 TL maddi, 50.000,00 TL manevi tazminatın davalılardan tahsilini talep ve dava etmiştir.

B) Davalı Cevabı;

Davalı taraflar davanın reddi gerektiğini savunmuştur.

C) İlk Derece Mahkemesi Gerekçesi ve Kararı:

Davacılar murisinin 01/08/2009 tarihinde geçirdiği iş kazası sonucunda vefat ettiği, hükme esas alınan kusur raporunda davalı alt işveren … Metal İnş. San. Ve Tic. Ltd Şti’nin %60 oranında, davalı asıl işveren … Panel Yapı Elemanları San. Tic AŞ’nin % 20 oranında, davalı …’in %10 oranında, kazalı müteveffanın ise % 10 oranında kusurlu olduğunun bildirildiği, hesap bilirkişisi tarafından düzenlenen 17/07/2017 tarihli bilirkişi raporunda, davacı eşin 122.094,14 TL maddi zararının olduğunun belirtildiği ancak kazalı müteveffanın %10 kusuru tenzil edildiğinde toplam maddi zararının 109.885,374 TL olduğunun tespit edilerek mahkemece olay tarihinden itibaren itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalılardan müştereken ve mütesesilen tahsili ile miras payları oranında davacılara verilmesine şeklinde hükmedildiği, takdiren davacı eş için 40.000,00 TL, davacı çocuk için 30.000,00 TL manevi tazminat takdir edildiği gerekçesiyle davanın kısmen kabulune karar verilmiştir.

D) Bölge Adliye Mahkemesi Gerekçesi ve Kararı:

Hükme esas alınan hesap raporunda açıkça davacı çocuk ‘in hak sahibi olmadığı ve bu nedenle maddi tazminat hesaplanmasının yapılmadığı belirtilmesine rağmen ilk derce mahkemesi kararında maddi tazminat talebinin kabulü ile belirlenen tazminat miktarının miras payları oranında davacılara verilmesine dair hüküm kurulduğunu, bu hükmün hatalı olduğunu, davacı

yönünden maddi tazminat talebinin reddine karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle davalı … Panel Yapı Elemanları San. Tic AŞ vekilinin istinaf başvurusunun kısmen kabulüne karar verilmiştir.

E) Temyiz Nedenleri:

Davalı … Panel Yapı Elemanları San. Tic AŞ vekili temyiz dilekçesinde özetle; müvekkil şirketin aldığı işi bütünü ile diğer davalı … Metal İnşaat San. Ve Tic. Ltd. Şti.’e Devretmiş olduğunu, müteveffanın asıl ve alt işvereni konumunda olmadığını, davalı … Metal İnşaat San. Ve Tic. Ltd. Şti.’nin müvekkil şirketin bayisi olduğunu, müteveffanın davalı … Metal İnşaat San. Ve Tic. Ltd. Şti.’nin çalışanı olduğunu, her bayinin kendi çapında bağımsız olduğundan, bayi çalışanlarının üst işvereninin müvekkil olduğunun söylenmesinin hukuka açıkça aykırı olduğunu, ceza dosyasında yer alan sanık ifadeleri ve tanık beyanları, müvekkil şirketin olayın gerçekleşmesinde taksir derecesi de dahil hiçbir kusurunun olmadığının ispatlandığını, olayın gerçekleştiği günde henüz işe başlanmadığını, olayın gerçekleştiği tarihte sadece keşfin yapılmasının beklendiği onunda tamamlanmadığının açık olduğunu, ceza dosyasında müvekkil şirket yetkilisi … ve müvekkil şirket müdürü … taksirle ölüme neden olma suçlarından kamu davası açıldığını, sanıkların olay ile doğrudan bir ilgilerinin bulunmadığı belirtilerek unsurları oluşmayan suçtan sanıkların ayrı ayrı beraatlerine karar verildiğini, müvekkilin tek sorumluluğunun Ulustrans ile aralarında imzalandıkları “satış sözleşmesi” uyarınca kullanılacak malzemelerin sevkiyatı olduğunu, hükmedilen tazminat tutarlarının fahiş olduğunu, tüm tazminat tutarından müvekkil şirketin diğer davalılar ile müştereken ve müteselsilen sorumlu tutulmaması gerektiğini,hesap ve kusur raporlarının müvekkil şirketin yokluğunda yapıldığını, raporlara karşı sundukları itirazların mahkemece incelenmediğini, bilirkişi raporunda esas alınan hesaplamaların, hesaplamada dikkate alınan gelir miktarlarının ve müteveffanın olası yaşama süresinin hatalı olduğunu, kazanın neden kaynaklandığının tespit edilmeden belirlenen kusur oranlarının hatalı olduğunu beyanla kararın bozulmasını talep etmiştir.

F) Delillerin Değerlendirilmesi ve Gerekçe;

Dava, sigortalının iş kazası sonucunda vefatı nedeniyle yakınlarının maddi ve manevi zararlarının giderilmesi istemine ilişkindir.

Bölge Adliye Mahkemesince, davacı eş … için 109.885,37 TL maddi, takdiren 40.000,00 TL. manevi, çocuk tarafından açılan maddi tazminat davasının reddine, takdiren 30.000,00 TL manevi tazminatın olay tarihi olan 01/08/2009’ dan itibaren yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen alınıp davacılara verilmesine, karar verilmiştir.

Dosyadaki kayıt ve belgelerden, davaya konu olayın kurumca iş kazası olarak kabul edilip edilmediğinin araştırılmadığı, davacılara yargılama konusu iş kazası nedeniyle iş kazası sigorta kolundan bir gelir bağlanıp bağlanmadığı, bağlanmış ise bunların ilk peşin sermaye değerlerini gösterir Kurum kayıtlarının bulunmadığı anlaşılmıştır. Bu kapsamda eksik incelemeyle karar verildiği ortadadır.

Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından karşılanmayan zararın ödetilmesine ilişkin davalarda (tazminat davaları) öncelikle haksız zenginleşmeyi ve mükerrer ödemeyi önlemek için Kurum tarafından sigortalıya bağlanan gelirin peşin sermaye değerinin tazminattan düşülmesi gerektiği Yargıtay’ın oturmuş ve yerleşmiş görüşlerindendir. Diğer yandan, sigortalıya bağlanacak gelir ve hükmedilecek tazminatın miktarını doğrudan etkilemesi nedeniyle, işçide oluşan meslekte güç kayıp oranının hiçbir kuşku ve duraksamaya yer vermeksizin kesin olarak saptanması gerekir.

5510 sayılı Yasa’nın 13. maddesinde İş kazasının 4 ncü maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi ile 5 nci madde kapsamında bulunan sigortalılar bakımından bunları çalıştıran işveren tarafından, o yer yetkili kolluk kuvvetlerine derhal ve Kuruma en geç kazadan sonraki üç işgünü içinde iş kazası ve meslek hastalığı bildirgesi ile doğrudan ya da taahhütlü posta ile bildirilmesinin zorunlu olduğu, iş kazasının işverenin kontrolü dışındaki yerlerde meydana gelmesi halinde iş kazasının öğrenildiği tarihten başlayacağı, Kuruma bildirilen olayın iş kazası sayılıp sayılmayacağı hakkında bir karara varılabilmesi için gerektiğinde, Kurumun denetim ve kontrol ile yetkilendirilen memurları tarafından veya Bakanlık İş Müfettişleri vasıtasıyla soruşturma yapılabileceği bildirilmiştir.

Somut olayda iş kazası olduğu iddia olunan olayın Sosyal Güvenlik Kurumuna bildirilmediği ve iş kazası yönünden bağlanan bir gelirin de bulunamadığı anlaşılmış olup, söz konusu hüküm, bu yönleri ile usul ve yasaya aykırıdır.

Yapılacak iş, davacılara iş kazasını Sosyal Güvenlik Kurumuna ihbarda bulunmak, olayın Kurumca iş kazası olarak kabul edilmemesi halinde Sosyal Güvenlik Kurumuna ve hak alanını etkileyeceğinden işveren aleyhine “iş kazasının tespiti” davası açması için önel verilmesi, tespit davası, bu dava için bekletici sorun yapılarak çıkacak sonuca göre; olayın Kurumca iş kazası olduğunun kabul edilmesi halinde ise davacının, geçirdiği iş kazasına ilişkin tüm tıbbi evraklar temin edildikten sonra, davacılara kurum tarafından bu kaza olayından dolayı gelir bağlanıp bağlanmadığı sorulduktan sonra bağlanmış ise bu gelirlere ilişkin ilk peşin sermaye değerleri dosyaya celp edilerek çıkacak sonuca göre bir karar verilmesinden ibarettir.

Bölge Adliye Mahkemesince, bu maddi ve hukuki olgular dikkate alınmaksızın eksik inceleme ve araştırma ile yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olduğundan bozmayı gerektirmektedir.

O halde, davalı … Panel Yapı Elemanları San. Tic AŞ nin vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve Bölge Adliye Mahkemesi hükmü bozulmalıdır.

SONUÇ: Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının, yukarıda yazılı sebeplerden dolayı 6100 sayılı HMK’nun 373/2. maddesi uyarınca BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde davalılardan … Panel Yapı’ya iadesine bozma nedenine göre diğer temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına, dosyanın kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 22/09/2020 tarihinde oy birliği ile karar verildi.

SSK tarafından işyerime PTT aracılığıyla gönderilen tebligatı alan ve tebligat kağıdına imza atan kişi, gerçekte işyeri çalışanım olmadığı halde sigortasını yaptırmam zorunlu mu, ne gibi işlemler yapmam gerekir.” Cemil bey

Bir kişinin 4/a kapsamında (SSK statüsünde) sigortalı olabilmesi için hizmet akdine istinaden çalıştırılması esastır. Bu nedenle gerçekte hizmet akdine tabi çalışmayan bir kişinin sırf Sosyal Güvenlik Kurumunca gönderilmiş bir tebligatı aldığı gerekçesiyle sigortalı sayılması mümkün değildir.

Konuyla ilgili olarak 2015/25 sayılı Genelgede “PTT memurlarınca yapılan tebligatların, resmi kuruluşlarca düzenlenen belge (tutanak) niteliğinde olması nedeniyle iş yerlerine yapılan tebligatların, PTT memurları tarafından 7201 sayılı Kanuna uygun olarak yapıldığının ve işyerine tebliğ edilen mazbataların üzerine “işyeri çalışanı”, “işyeri daimi çalışanı”, “görevli sekreter” gibi ibarelerin yazıldığının tespiti halinde bu bilgi ve belgeler uyarınca tebligatın teslim alındığı tarih için re ‘sen sigortalılık sağlanacaktır.

Bununla birlikte işveren tarafından tebligatı teslim alan kişinin kendi çalışanı olmadığı, komşu işyeri sahibi/çalışanı olduğu veya söz konusu kişinin birinci veya ikinci derece (eş dâhil) hışmı olduğu için işyerinde bulunduğu, çalışmasının olmadığı ve ziyaret nedeniyle işyerine geldiği şeklinde yapılabilecek itirazlar, sunulacak belgelerin ve tebligat alındısında ismi bulunan kişi ile işverenin beyanlarının incelenmesi suretiyle ünite itiraz komisyonlarınca değerlendirilecektir.”

Şeklinde açıklama yapılmıştır.

Kurumca yapılan bu işlemlere karşı İstanbul Barosu Başkanlığı tarafından Genelgenin ilgili bölümünün iptali için yürütmeyi durdurma istemli dava açılmıştır. Danıştay 15. Dairesinin 2018/654 Esas sayılı dosyasında, “Dava konusu düzenleme ile tebliğ alındılarında ad ve soyadı yer alan kişilere yönelik tebliğ tarihinden itibaren re’sen sigortalılık başlangıcı yapılacağı düzenlenmiştir. Kişilerin açık kimlik bilgilerinin yer almadığı tebliğ alındılarındaki eksik ve yetersiz bilgi üzerine herhangi bir inceleme veya araştırma yapılmaksızın re’sen sigortalılık tesisini öngören dava konusu düzenlemede hukuka uyarlık bulunmamaktadır.” gerekçeleri ile yürütmenin durdurulmasına karar verilmiştir.

Bu bağlamda, PTT kanalıyla tebliğ edilen yazıları alan şahıslarla ilgili olarak Danıştay 15. Dairesinin kararı sonrası re’sen sigortalı tescili yapılmasına ilişkin uygulamanın durdurulması gerekmekle birlikte, tebligatları alan kişilerin sigortasız olduklarının anlaşılması halinde, bu durumun ihbar kabul edilip tebligatları alan kişilerin hizmet akdine tabi çalışıp çalışmadıklarının tespitine yönelik denetim ve kontrolle görevli memurlarca inceleme yapılması mümkün bulunmaktadır.

Buna rağmen, tebligatları alan kişilerin herhangi bir inceleme yapılmaksızın kayıt dışı istihdam edildikleri gerekçesiyle re’sen tescillerinin yapılıp idari para cezası uygulanması halinde 2015/25 sayılı Genelgedeki açıklamalar ve Danıştay Kararı çerçevesinde 15 gün içinde Kuruma itiraz edilmesi, itirazın reddi halinde yargı yoluna başvurulması yerinde olacaktır.

“Sigortalı bir işte çalışmadan yaptığım doğum için gün alabilir miyim?” Emine T.

Doğum nedeniyle borçlanma yaparak prim günü kazanabilmesi için aranılan ilk şart, doğumun ilk defa sigortalı olunan tarihten sonra gerçekleşmiş olmasıdır.

Başka bir ifade ile doğum borçlanması yapılabilmesi için 4/a (SSK), 4/b (Bağkur) veya 4/c (Emekli Sandığı) statüsünde sigortalı tescilinin olması, kısa ya da uzun vade sigorta kolları yönünden prim ödenmiş olması ve doğumun sigortalı tescilinin yapıldığı tarihten sonra gerçekleşmiş olması gerekiyor.

Her ne kadar kadın sigortalıların stajda geçen süreleri emeklilik aylığının bağlanmasında dikkate alınmasa da ilk sigortalılıkları staj nedeniyle başlamış olan kadın sigortalılar staj sonrasında yaptıkları doğumlar için de borçlanma yapılabilmektedir. Bu durumda, yani staj sonrası doğumlar için borçlanma başvurusunda kadın sigortalıların uzun vadeli sigorta başlangıç tarihleri de borçlandıkları gün sayısı kadar geriye götürülmektedir.

Doğum borçlanması, sigortalı veya hak sahiplerince en fazla 3 çocuğa kadar, tercih ettikleri doğumları için ve her bir doğum için iki yıllık süre aşılmamak kaydıyla talep ettikleri süre kadar yapılmaktadır. Ayrıca, doğum borçlanması yapılan iki yıllık süre içinde zorunlu sigortalı hizmetlerinin bulunması halinde bu süreler borçlanma süresinden düşülmektedir.

Bağkur genç girişimci desteğinden 4 ay yararlandıktan sonra başka bir işyerinde SSK’lı olarak 6 ay çalıştım ve ayrıldım. Genç girişimci desteğinden 8 ay daha yararlanabilir miyim? Ömer Z.

Genç girişimcilerde kazanç istisnasından faydalanan ve mükellefiyet başlangıç tarihi itibarıyla 18 yaşını doldurmuş ve 29 yaşını doldurmamış olanlardan, ilk defa sigortalı sayılan gerçek kişilerin asgari ücret üzerinden tahakkuk eden sigorta primleri bir yıl süreyle Hazinece karşılanmaktadır.

Kapsama giren sigortalılar genç girişimci teşvikinden ilk defa sigortalı sayıldıkları tarihten itibaren bir yıllık sürenin sonuna kadar yararlanabilmektedir.

Dolayısıyla Bağkur kapsamında 4 ay süreyle genç girişimci desteğinden yararlandıktan sonraki 6 aylık sürede SSK kapsamında sigortalı olduğunuzdan, genç girişimci desteğinden bir yıllık süreden kalan 2 aylık süre daha yararlanmanız mümkün olacaktır. Eyüp Sabri Demirci

https://www.karar.com/yazarlar/eyup-sabri-demirci/isyerine-gonderilen-tebligatlari-alan-kisiler-resen-1590919

Page 1 of 677

Hakkımızda

 ö z d o ğ r u l a r, Adana da 18.08.1988 tarihinde kurularak, Mali Müşavirlik faaliyetine başlamıştır. 

Sektöründe en iyi olma duygusu ile personeline "Kalite" bilincini yerleştirmeyi, Kalite Yönetim Sistemini sürekli iyileştirmeyi, müşterilerine en iyi hizmeti sunmayı, amaç edinerek, 2003 Yılında, alanında Türkiye' de ilk olarak ISO 9001: 2000 Belgesi almıştır.

 

Mali Takvim

Öne Çıkanlar

  • İndirimli Kurumlar Vergisi Uygulamasında Endeksleme T.C. GELİR İDARESİ BAŞKANLIĞI Büyük Mükellefler Vergi Dairesi Başkanlığı Mükellef…
  • Kira Bedeli Karşılığında Yapılan Tadilat Harcamaları Nasıl Giderleştirilir? (07.09.2020 tarih ve 232710 sayılı özelge) Her ne kadar gayrimenkul…
  • Şirket Aktifinde İki Yıldan Uzun Süre Kalan Taşınmazın Kat Karşılığı Devri T.C. NİĞDE VALİLİĞİ Defterdarlık Gelir Müdürlüğü Sayı: 43626428-130-E.24527 Tarih: 10.11.2020…
Top